8 Ocak 2021 Cuma

Bernarda Alba'nın Evi Dramaturgi Raporu

1.TEMEL BİLGİLER:

Oyunun Yazıldığı Yıl – İlk Sahnelenişi: 1936-1945

Türkiye’de Oyuna Dair Önemli Temsiller: 1961 yılında Mahir Canova; 1991 yılında Ergin Orbey; 2004 yılında Ayşe Emel Mesci Rejisiyle Devlet Tiyatroları bünyesinde, 2007 yılında Engin Alkan rejisiyle İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde sahnelenmiştir.

Oyun Yazarının Kısa Yaşamöyküsü: Oyunun Yazarı Federico Garcia Lorca 1898-1936 yıllarında yaşamış, Çağdaş İspanyol Edebiyatının en önemli yazarlarından birisidir. Yazar yaşam süresi boyunca çok önemli şiirleri ve tiyatro oyunlarını kaleme almıştır. Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi oyunları Endülüs üçlemesi olarak adlandırılır ve yazarın başyapıtı olarak kabul edilir. Lorca, 1936 yılında İç Savaş arifesindeki İspanya’da Franco’nun adamları tarafından öldürülmüş ve ölümü sadece geride bıraktığı yapıtlarıyla değil, siyasi olarak da büyük bir etki yaratmıştır.

Oyunun Yazıldığı Dönemin Siyasi ve Toplumsal Yapısı: Oyunun yazıldığı dönemde İspanya mutlak monarşi düzeninden bireylere hem demokratik hem de medeni haklar veren bir cumhuriyet düzenine geçiyordu. Ancak bu geçiş pek çok ideolojik çatışmanın başlamasına yol açmış, İspanya bir iç savaşın eşiğine sürüklenmişti. Nitekim kısa bir süre sonra da uzun yıllar sürecek iç savaş başlayacaktı. Dönemin toplumsal yapısında İspanyol halkı toprağa büyük ölçüde muhtaçtı ve diğer Avrupa ülkelerinin aksine medeni haklar ve modernleşme anlamında epey geride kalmıştı.

Dönemin Sanat Anlayışına Bağlı ve Oyunun Etkilendiği Akımlar: Gerçeküstücülük akımı dönemi en çok etkileyen akımlardan birisi olarak Lorca’yı da etkiledi. Oyunlarında sürrealizm’in izlerine bolca rastlanmaktadır.

Oyunun Türü: Çağdaş Tragedya

2.SAHNE BÖLÜMLENMESİ

1.Perde (1. Sahne): Oyun, Bernarda’nın eşinin ölümü nedeniyle kızları birlikte kilisedeyken başlar. Bu sahnede Hizmetçiler arasındaki konuşma ile Bernarda karakteri Shakespeare oyunlarındaki gibi izleyiciye aktarılır. Bernarda’nın katılığı, kuralcılığı vurgulanır, evin kızları hakkında bilgi verilir. Sahne ev halkının ve komşularının ağıt için eve gelmesiyle devam eder. Sahne boyunca toplumsal kurallar ve töre hakkında bilgiler ediniriz. Bernarda ölen eşi için 8 yıllık ağıt tutulacağını, kızların bu sürede çeyizlerini hazırlayacağını söyler. Ayrıca Angustais’in, Pepe el Romano ile evleneceğini öğreniriz. Bu haberi alan Adela’nın şaşkınlık ve üzüntü yaşaması ona karşı duyduğu aşkı bizlere gösterir. Adela’nın başkaldırısını ilk olarak bu haberi aldıktan sonra görürüz. Adela, diğerleri gibi olmadığını ve ertesi gün yeşil elbisesini giyerek dışarı çıkacağını söylemektedir.

2.Perde (2. Sahne): 8 yıllık ağıt tutma süreci başlamış, evin kızları çeyizleri için çeşitli örgüler hazırlamaktadır. Bu sahnede özellikle baskılanmış kadınların gözünden erkekler ve evliliğin anlamları hakkında bilgi alırız. Ayrıca Angustais ile Nişanlı, Pepe el Romano’nun evden başka biriyle görüştüğüne dair imalar da yazar tarafından bizlere verilir. Adela karakteri bu sahnede başkaldırı yolunda biraz daha yüreklenmiş, sürekli olarak kendisini kontrol eden kardeşlerine isyan etmekte bu hareketleriyle de evdeki diğer kişilerin özellikle La Poncia’nın şüphesini çekmektedir. Bu şüpheler, Adela ile Pepe Romano arasındaki ilişkiyi bizlere doğrular, bu süre zarfında Martrio’nun da Romano’ya aşık olduğunu öğreniriz. Böylece hem törelere karşı hem de kardeşler arasında bir düğüm oluşmuştur. Sahne sonunda zina sonucunda doğan bebeğini öldürdüğü iddasiyla komşu bir kadın öldürülürken, Adela’nın da hamile olduğunu ve benzer bir kaderi yaşamaktan korktuğunu öğreniriz.

3.Perde (3.Sahne): Adela’nın aşkı uğruna töreye ve kardeşlerine baş kaldırması ve sevdalısı ile kaçmak için eylemde bulunmasıyla olaylar gelişir, gerçekleri öğrenen Bernarda, Angustais ile nişanlı Romano’nun Adela ile birlikte olduğunu öğrenince onu öldürmek ister ancak başaramaz. Romano’nun öldüğünü zanneden Adela intihar ederken, Bernarda onun ölümüne ağıt yakmaktan çok onun bakire olarak öldüğünü haykırmakta, törelerin önünde diz çökmektedir.

3.ZAMAN VE UZAM BOYUTU:

Bernarda Alba’nın Evi, Lorca’nın Endülüs üçlemesindeki diğer oyunlarında olduğu gibi 1900’lü yılların başında, İspanyol kırsalında geçmektedir. Bu yöreye ağır töreler, yazılı olmayan toplumsal kurallar hakimdir. Bu töreler ve toplumsal kurallar, baskıcı, otoriter, muhafazakâr Bernarda karakteri üzerinden anlatılır. Bernarda aslında o dönem kırsalda yaşayan ve törelere sıkı sıkıya bağlı halkın ve otoritenin bir yansımasıdır. Bernarda’nın kızları, birbirinden farklı karakterlere sahip olsalar da törelerle baskılanan bireyin acısını, arzularını ve özgürlük isteklerini sembolize ederler. Kızlar, farklı kişilik özellikleri gösterirler; ancak baskılanan, otoriterinin altında ezilen bireyin temsilcisidirler.

Evin hizmetkarları da aslında bu toplumsal baskıcılık içerisindeki bir başka hiyerarşiyi bizlere gösterir. Tüm toplumsal kurallar ve normlara ek olarak, Bernarda ve çalışanları arasında bir işçi-işveren ilişkisinden öte, sahip-köle ilişkisi vardır. Bernarda aile bağlarına önem verip yer yer kızlarını umursasa da asıl derdi töre ve toplumsal kurallarladır. Evin kızları son derece baskılanmış ve özgürlükleri kısıtlanmış olarak belki de annelerinden gördüklerinin acısını, evin hizmetkarlarına emir yağdırıp, onlara hakaret ederek çıkarmakta, kendi gördükleri baskıyı bir başkasına çektirmektedirler. Bu sınıfsal ayrım, toplumsal kurallarla iç içe geçmiştir. Nitekim Bernarda kızlarından birine sevdalanan oğlanın ailesi işçi diye bu ikisini evlendirmek istememiş ve “işçi ailesine kız vermem” demiştir. İşin ironik boyutu, sınıfsal hiyerarşi burada bitmemektedir. Yemek artıklarını almak için gelen Dilenci Kadını tersleyen Hizmetçi, dilenciye Köpekler de yalnızdır ama yaşarlar” (Sf. 136) demekte, onu aşağılamaktadır. Oyunda bu şekilde hem toplumsal cinsiyet kuralları ile baskılanmış kadının, hem de sınıfsal kurallarla baskılanmış işçi sınıfının ve dahası yiyecek yemeği olmayan fakir insanın acısı, birbirine olan hiyerarşik baskıcılığı anlatılır.

Oyuna adını veren Bernarda Alba’nın Evi oyunda dile getirildiği üzere bir manastır ya da hapishane gibidir. Yazar burada sadece sembolik bir anlatıda bulunmamış, kelimenin tam anlamıyla bir hapishaneyi tasvir etmiştir aslında. Çünkü evdekilerin dışarı çıkmaları yasaktır. Pencereden dışarı bakmaları dahi hoş karşılanmaz. Onlar, babalarının ölümü üzerine törenin getirdiği 8 yıllık bir yas süresince evde kalacaklar ve dışarı çıkamayacaklardır. Bu hapishane olgusu sadece oyun karakterleri için değil, okuyucular ve izleyiciler için de geçerlidir. Oyun hiçbir zaman evin sınırları arasına çıkmaz, dışarıdan bir sahne göstermez. Dışarıda olanlar ya söylenti ya da pencereden görme şeklinde izleyiciye aktarır. Bu hareketiyle Lorca bizleri de o hapishanenin duvarları içerisine almış, dışarıyı görmemizi istememiştir.

Hem gerçek hem sembolik bu hapishane anlatısında Evin ahırında duran ve duvarlara vuran at önemli bir metafordur. Kapatılan, özgürlüğü kısıtlanan bireyin çığlığını atın isyanıyla görürüz. Bernarda, oyunda belirttiği üzere atı çiftleştirecektir, çünkü doğacak yavrulardan geçim sağlamaktadır. Bu noktada at hem kapana kısılmış hem de toplumsal cinsiyet bakış açısına göre evde oturmaktan, çocuk doğurmaktan fazla bir işlevi olmayan kadını başarı ile temsil eder. Bernarda’nın at hakkındaki sözleri sanki Adele’yi anlatmaktadır. “At kapatıldığı için evin duvarlarını tekmeliyor.” (Sf. 174)

Toplumdaki törelerin oluşmasında hiç kuşkusuz dinin büyük bir etkisi olmuştur. Özellikle Orta çağ karanlığında başlayan kilisenin yozlaşması ile birlikte, din bireyler üzerinde bir korku öğesi ve otorite haline gelmiştir. Bernarda Alba’nın Evi’nde Hristiyanlığa çok sayıda gönderme bulunur. Örneğin, karakterler kiliseden eve geldiklerinde istavroz çıkarırlar, kilise çanlarının sesine oyunda gönderme yapılır, La Poncia, Bernarda’ya olan nefretini anlatırken “İsa’ya acı veren çiviler onun gözüne çakılır inşallah!” (Sf. 134) diyerek bedduada bulunur.

Oyunun trajik kahramanı olan ve sisteme, otoriteye başkaldıran bireyi sembolize eden Adela’nın, bu başkaldırıya kalkanların sonunun Hz. İsa’nın yaşadıklarına benzeyeceğine dair olan bir anlatı yapılarak sembolize edilmesi de oldukça ilginçtir. Adela, âşık olduğu Pepe el Romano ile kaçmak isterken arzusunu şu sözlerle ifade etmektedir: “… Namuslu geçinen erkekler peşime düşecekler, evli bir erkeğin metresine layık görülen dikenli tacı takacağım ben.” (Sf. 185) Bu dikenli taç metaforu ile topluma başkaldıran insanların sonu, açıkça anlatılmakta hem önseme yapılmakta hem de toplumsal ikiyüzlülük eleştirilmektedir. Nitekim İsa ile başkaldıran birey arasında kurulan benzerlik, dini bir göndermeden öte olarak, otoriteye karşı kitleleri peşinden sürükleyen kişinin otorite karşısındaki sonunu anlatmaktadır. Yazar, birey töre çatışmasında bireyin asla kazanamayacağını, acı törelerin her zaman kan alacağını bizlere bu şekilde önseme yoluyla aktarmıştır. Burada yapılan toplumsal ikiyüzlülük eleştirisi ise, dini mutlak bir otorite kabul eden toplumun, yeri geldiğinde töre kurallarını çiğneyen bireylere karşı inandıkları dini önemsemeyecek kadar gözlerinin döneceği, zamanında yapıldığı gibi, inandıkları dinin peygamberine uygulanan işkenceyi bu başkaldıran bireye karşı uygulayacaklarıdır. Dikenli Taç aynı anda hem İsa’da olduğu gibi başkaldıran bireyin gücünü, toplumu arkasından sürükleyebilme yetisini hem de törenin bu gücü bir çırpıda nasıl yerle yeksan edebileceğini, onu çaresiz hale düşürebileceğini göstermektedir.

Lorca, Bernarda Alba’nın Evinin dışını evin kızlarına ve izleyicilere göstermediği gibi oyunda hiçbir erkek karakteri de sahnede göstermeyerek, tek satır yazmadan çok fazla şey anlatmaktadır. Oyunda hiç erkek görünmemesi son derece önemli bir tercihtir ve anlatı açısından etkisi büyüktür. Bizler de o eve, Bernarda’nın kızları gibi kapatılmış ve hapsedilmişizdir. Bu şekilde izleyici de dış dünyayı sadece anlatılardan, pencerelerden görmekte, evin sınırları dışına asla çıkamamakta, töre kuralları gereği erkekleri görememekte, bu baskıyı, törenin saçma kurallarını, bizzat kendi yaşamaktadır.

4.TEKRAR EKSENLERİ:

Ölüm – Oyun bir ölümle başlamakta ve bir ölümle bitmektedir. Ölüm, töreye ve kurallara aykırı gelmenin tek sonucu, yazgısıdır. Adela, aşkı uğruna, toplumsal kuralları, töreyi karşısına almış, otoriteye isyan etmiştir. Bunun sonucu onun için ölüm olur. Pepe el Romano’nun, annesi ve kardeşi tarafından öldürüldüğünü zanneder ve intihar eder. Çünkü onu hayatta tutabilecek tek umut ışığının solduğunu düşünmüştür. Adela’nın bu eylemi sadece aşkını kaybetmenin karşısında bir refleks değildir, kaderinin ölüm olacağını zaten bilmektedir. Nitekim evlilik dışı ilişkisinden doğan oğlunu öldürdüğü iddiasıyla galeyana gelen halk Librados’ların kızını ölümüne linç ederken, Bernarda o kız için şöyle demektedir: “Yaptığının cezasını çeksin! Jandarmalar gelmeden işini bitirsinler! Günah işlediği yerinden kızgın kömürle dağlasınlar!” (Sf. 172). Adela bu sözleri duyarken karnını tutmaktadır, çünkü o da hamiledir yani annesinin söylediği günahı o da işlemiştir. Bu gerçek ortaya çıktığında kaderinin o kızdan farklı olmayacağını, töreye karşı gelenin sonunun mutlak ölüm olacağını bilmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri – Oyunda, kadın ve erkeğin toplum içindeki yeri sık sık dile getirilmekte ve toplumda kadının ne kadar baskılandığı, hor görüldüğünü gözler önüne serilmektedir. Bu toplumda, cinsiyetlerin rolleri ve görevleri katı sınırlarla çizilmiştir. O sınırların ihlal edilmesi demek büyük bir suçtur ve cezası muhtemel ki ölüm olacaktır. Bernarda kızlarına “Kadınlar kilisede rahipten başka kimseye bakmamalılar” (Sf. 138) diyerek kadının yaşayabileceği her türlü aşk, sevgi, arzu gibi duygulara bu toplumda yer olmadığını açıkça vurgulamakta, bir erkeğe bakmanın dahi büyük bir suç olduğunu aktarmaktadır. Yine Bernarda tarafından söylenen “Kadınların işi iğne ve ipliktir. Erkeklerin işi ise katır ve kırbaçlardır” (Sf. 141) sözleri toplumsal cinsiyet rollerinin sınırını açıkça göstermekte, kadınlarının yerinin ev olduğunu ve bu ataerkil düzende erkeklerin kadınlara gösterdiği şiddetin meşru olduğunu belirtmektedir. Martirio tarafından söylenen “Çirkinlik erkeklerin umurunda mı sanki! Onların tek ilgilendiren toprak edinmek, bir çift öküz ve bir de yemeğini pişirecek itaatkâr sadık bir kadın” (Sf. 146) sözü de kadın erkek ilişkilerinde, kadının hiçbir söz hakkı olmadığı, bu ilişkilerin sevgi ve aşka değil, pragmatist olarak zenginlik kazanma amacı taşıdığını gösterir.

Toplumsal Cinsiyet rolleri ile ilgili en önemli nokta ise törelerin ya da toplumsal kuralların ihlali konusunda gelmektedir. Çünkü bu toplumda bir kural ihlal edildiğinde onun suçlusu her zaman kadın olur ve sadece kadın cezalandırılır. Bir kadın örneğin zina yaptığı gerekçesiyle toplum tarafından cezalandırılırken bu eylemin diğer tarafı olan erkek hiçbir şekilde cezalandırılmamakta, hatta yaptığı kötü bir şey olarak görülmemektedir. Bu ataerkil toplum düzeninin bir yansımasıdır ve evin mutlak otoriteri Bernarda bir kadın olsa dahi o da bu ataerkil düzenin bir temsilcisi, bayrak taşıyanıdır. Erkeklerin töre kurallarını çiğnemesinde dahi her yaptığının meşru kabul görmesi ve kadınların toplumdaki mutlak kaderi şu sözlerle ifade edilir. “LA PONCIA – Erkeklerin böyle şeylere ihtiyacı vardır. ADELA – Erkekler ne yapsa affedilir. AMELIA- Kadın doğmak en büyük cezadır. MAGDALENA – Gözerimiz bile sanki bize ait değilmiş gibidir.” (Sf. 161)

Töre ve Dedikodu- Töre ve toplumsal kurallar hiç kuşkusuz oyunun temel arka planını oluşturmaktadır. İnsanların ne yapıp ne yapamayacakları, neler yaparsa iyi neler yaparsa kötü karşılanacağı toplum tarafından kurallara belirlenmiştir. Bu kurallara uymak da o toplumun tek amacı ve görevidir. Kurallara uymamak, onları sorgulamak gibi bir seçenek yoktur. Toplumsal kurallar ve töre, cenazede siyah renk dışında bir renkte yelpaze kullanmanın ölüye saygısızlık olmasından, kadın erkek ilişkilerine kadar geniş bir çehreyi kapsar. Ancak kuşkusuz cinsellik ve birey olma olgusuna dair kurallar bu töre içindeki en katı olanlardır.

Evlilik dışı bir ilişki, hatta kadın erkeğin yan yana geleceği bir görüşme bile toplum tarafından son derece şiddetli kınanır. Bu nedenledir ki Angustias, nişanlısı ile sadece pencere önünden konuşabilmektedir. Hatta kocasını yıllar önce kaybetmiş La Poncia da kocasıyla böyle tanışmıştır. Kadın ve Erkek ilişkileri mutlak sınırlarla kapatılmış, bireylerin birbirlerini tanımaları, sevmeleri, âşık olmaları ve pek tabi arzulamaları bu kurallar ile açıkça yasaklanmıştır. Örneğin gece geç vakitte samanlıktan dönen Adela’ya annesi “Orası kötü kadınların” yeridir diyerek bu kuralların sadece soyut olarak duyguları değil, somut olarak mekanları da kapsadığını göstermekte, bu kurallar nedeniyle kızlarını asla dışarı çıkarmamakta, erkeklerle görüştürmemektedir.

Kuşku yok ki cinsellik bu kuralların odak noktasında yer alır. Çünkü bireylerin birbirine duyacağı soyut bir aşk toplumu fazla ilgilendirmeyecek bir olgu iken, fiziksel bir yakınlık nedense her toplumu rahatsız etmiş ve özellikle bakirelik kavramı töre içerisinde önemli bir yer kazanmıştır. Ülkemizde de olduğu gibi bakirelik ataerkil toplum tarafından kutsal kabul edilmekte, bir kadın tecavüze uğrasa dahi suçlusu o olmaktadır. Çünkü kınanması gereken ya da yanlış olan şey eylemin kendisi veya nasıl gerçekleştiği değil, sonucudur. Kadın bir tecavüz sonucu bekaretini yitirse bile bunun sorumlusu o kabul edilir. Bu bakış açısı oyundaki toplumda da hakimdir ve oyunun sonunda intihar eden Adela’nın arkasından annesi Bernarda acı çekmek ve yas tutmak yerine, panik ve histeri içerisinde kızının bir bakire olarak öldüğünü ve hamile olduğu gerçeğinin ev sınırları dışına asla çıkmaması gerektiğini belirtmektedir.

Bu noktada dedikodu ve başkalarının söyledikleri şeylere duyulan korku de oyun boyunca sık tekrarlanır. Çünkü bu iki kavram aslında töre kavramıyla iç içedir. Dedikodunun özünde, toplumsal kurallara aykırı davranmadığı halde, toplumun yanlış anlaması korkusu yatmaktadır. Oyun boyunca sık sık, başkalarının kendileri için söyleyecekleri şeyden korktuklarını görürüz karakterlerin. Bunun da nedeni hiç kuşku yok ki, töreyi var eden şeyin, toplumun bunun hakkında gerçek ya da dedikodu olması fark etmeksizin konuşması olmasıdır. Bu durumu Magdelena karakteri çok güzel özetlemekte ve “biz burada başkaları ne der korkusuyla çürüyüp gidiyoruz” (Sf. 146) demektedir. Dedikodu ve başkaları ne der korkusu karakterin eylemlerini şekillendiren otorite kadar güçlüdür. Sisteme, otoriteye baş kaldıramamanın temelinde bu yatmaktadır. Başkaldıran Adela ise başkalarının ne söyleyeceğini umursamaz. Onun için tek önemli olan şey istediği şeyleri yapmaktır. Zaten bu nedenle “Alışmayacağım. Ben evde kapalı kalamam. Sizler gibi vücudumun bu evde çürüyüp gitmesini istemiyorum, beyazlığımın bu odalarda kaybolup gitmesini istemiyorum” (Sf. 149) der.

5.KARAKTERLER VE İLİŞKİLERİ:

Oyunda karakterleri belli toplumsal kişiliklere eş tutarsak ilişkiler de buna paralellik gösterir. Bernarda karakteri otoriteyi, gücü, töreyi, kuralları temsil ederek, hem İspanyol kırsalına hâkim olan ataerkil, feodal düzenin bir temsilcisidir hem de İspanya’nın siyasi sahnesinde etkisini arttırmaya başlayan özgürlük karşıtı, monarşist, faşizan otoriteyi simgeler. Bernarda’nın kızları İspanyol toplumun bir mozaiği gibidir aslında. Her birinin birbirinden farklı karakteri ve hayata bakış açısı olsa vardır. Adela dışında hepsi kurallara sıkı sıkıya uyan, bu kurallara karşı gelemeyen, kaderlerine boyun eğemeyen ama bir yandan aşk, sevgi ve tutku gibi konularda büyük bir çaresizlik yaşayan kimselerdir. Adela oyunun trajik kahramanı olarak sisteme, otoriteye baş kaldıran, kuralları yıkma eylemine geçme cesareti gösteren tek figürdür. Hem özgürlükçü bireyi hem de dönemin İspanyol siyasi hareketindeki faşizm karşıtlarını sembolize eder. Evin hizmetçileri de ne kadar kötülüğe maruz kalırlarsa kalsınlar, çalıştıkları kişiye karşı haklarını alamayan, köleleşen, sistem çarklarında kaybolmuş işçileri, ırgatları temsil etmektedir. Bu noktada Bernarda ve Adela birincil, evin kızları ikincil, evin hizmetçileri ve Bernarda’nının annesi üçüncül oyun karakterleridir.

Bernarda – Kızları:

Bernarda ile kızları arasındaki ilişkide sert, otoriter, kurallara sıkı sıkıya bağlı bir anne figürü görürüz. Onun için kan bağı önemlidir ancak kan bağından önce, toplumsal kurallar gelir. Bernarda töreyi, kızlar bireysel istekleri sembolize ederken bu iki durum çatışması yaşanır. Adela dışındaki kızlar dış dünyaya çıkmaya, bir erkeği sevmeye, özgür olmaya istekli olsalar da otorite figürü Bernarda’dan korkmakta, istekleri hakkındaki konuşmalarını ondan gizli yapmakta, onun yüzüne karşı hiçbir şekilde bu isteklerini dile getirememektedirler. Onlar yazgılarını kabullenmiş, toplumsal cinsiyet rollerini kabul etmişlerdir. Evin dışına çıkmak, bir erkekle görüşmek onlar için bir hayaldir ancak bunu asla yerine getirme cesaretleri yoktur. Oyunda dile getirildiği gibi sanki birer koyundurlar.

Bernarda – Adela:

Adela, otoriteye baş kaldırıp eyleme geçen tek karakterdir. O arzularının peşinden gitmiş, sevdalandığı adamla tüm toplumsal kuralları yıkarak ve ölme pahasına evin sınırlarını aşarak buluşmuş, birlikte olmuş ve hamile kalmıştır. Yukarıda belirttiğim üzere Adela’nın bu eylemi sadece bir başkaldırı değildir. Sonu belli olan bir yolculuğa çıkmak, ölümü kabullenmektir. Adela, sonucunda ölüm bile olsa arzularının peşinden giden, özgür bireyi temsil ederken, bu bireyin, otorite ile çatışmasını görürüz oyunda. Bernarda diğer kızlarına olduğu gibi Adela’ya karşı da çoğu zaman sert, kimi zaman bir anne gibi davransa da oyun sonunda Adela’nın ölümüyle birlikte onun yasını tutmak yerine Adela’nın bir bakire olarak öldüğünün bilinmesini daha önemli kabul eder. Bu da törenin acımasızlığını bizlere gösterir.

Maria Josefa – Diğerleri:

Bernarda’nın annesi Maria Josefa, akıl sağlığı yerinde olmadığı gerekçesiyle evin içinde bir odaya hapsedilir ve oyun boyunca konuşmaları biraz gerçek üstüdür. İlginç olan şudur ki, oyundaki neredeyse tüm karakterler Maria Josepha’ya deli muamelesi gösterse de o aslında Adela gibi hapsedilmiş bir özgürlük temsilcisidir. Maria Josepha’nın, Adela’dan farkı artık çok yaşlı olması ve bir hayal aleminde yaşamasıdır. Maria Jospeha’nın, Adela’ya benzer söylemleri yaşı ve akıl sağlığı nedeniyle Bernarda tarafından hor görülmez, çünkü onların gözünde delidir ve söylediği şeyler yapabilme yetisi yoktur. Ancak genç, sağlıklı ve güzel Adela benzer şeyler söylediğinde toplumsal kurallara bir başkaldırı olarak kabul edilir bu ve başkaldırmanın nihai sonucuyla karşılaşır.

Martirio – Adela:

Martirio da Adela gibi Pepe Romano’ya aşıktır. Ancak o Adela gibi otoriteye başkaldıramamış, aşkını platonik olarak bir pencereden izleyerek yaşamıştır. Martirio, Adela’ya karşı büyük kıskançlık duymaktadır. Çünkü Romano’nun Adelayı sevdiğini bilmekte ve onların beraber mutlu olmalarını istememektedir. Burada aslında Martirio karakterinin yaşadığı kıskançlık bir aşk kıskançlığı değildir. Çünkü Martirio benzer bir kıskançlığı Romano’nun evleneceği Angustais’e karşı hissetmez. Onun kıskandığı şey sevdiği adamın bir kardeşiyle evlenmesi değil, Adela’nın yaptığı gibi istekleri ve arzuları doğrultusunda hareket edememek, sevgisine karşılık görememektir. Özgür bireyi kıskanan, tutsak bireyi sembolize eder Martirio ve oyunun sonuna doğru Adela ile Romano ilişkisini annesine anlatmasıyla yani ispiyonlamasıyla, bu kıskançlık uğruna kardeşini ölüme gönderir.

Pepe el Romano – Kızlar:

Pepe El Romano oyun boyunca hiç görünmese de önemli bir karakterdir. Bu karakter üzerinden aslında menfaatçi, pragmatist bir erkek figürünü görmek mümkündür. Çünkü o Angustais ile nişanlı olmasına rağmen onun kardeşi Adela ile aşk yaşamaktadır. Pepe el Romano, malı ve parası için Angustais ile evlenmek, gençliği ve güzelliği içinse Adela ile birlikte olmak ister. Dönemin iki yüzlülüğünü, toplumsal kurallara sıkı sıkıya bağlılığa rağmen erkeklerin bu kurallarla ne kadar kolay oynayıp bundan kurtulabileceklerini gösterir. Oyunun sonunda Bernarda, Pepe el Romano’yu vurmak için ateş etse de onu öldüremez çünkü onun sözleriyle “Kadınlar iyi nişan atamazlar.” (Sf. 187). Bu aslında kadınların ve erkeklerin toplumsal yazgısına bir göndermedir. Pepe El Romano, sonu ölüm olan o kuralları yıkmasına rağmen asla ölmeyecektir. Çünkü o bir erkektir. Ancak Adela, onun için savaşmayan, bir korkak gibi kaçan Pepe el Romano’nun öldüğünü düşünür ve aşkına o kadar bağlıdır ki onsuz bir yaşamı düşünemez, zaten kurallara aykırı gelmenin nihai sonucunu bilerek intihar eder, korkusuzca ölüme gider.

6.BİÇİMSEL

Düğümler ve Çözümler: Oyunun başlıca düğümü 3 kardeşin birbirinden gizli olarak aynı erkeğe karşı beklentisi olmasıdır. Biri onunla nişanlıdır, diğeri platonik aşıktır diğeri ise ondan hamiledir. Burada ikincil düğüm ağır kurallara hâkim töreyi sembolize den Bernarda’nın bu durumdan haberi olmamasıdır. Oyundaki düğümlere dair bir çözüm getirilmez, Adela intiharı ile ailesinin arkasından “dedikodu” yapılmasını engelleyerek bir nevi başkaldırdığı sistemin bir parçası olmuştur.

Sembolizm: Yukarıda belirttiğim Hristiyanlık ve at üzerinden yapılan sembolizme ek olarak oyunda yine renklerin dili konuşur. Adela özgürlük için konuşurken yeşil bir kıyafet giyip evden çıkacağını söyler. Evin iç duvarları beyazdır, bu da Bernarda Alba’nın takıntısı olan bakirelik ve kirlenmemişliği sembolize eder. Oyun direktifinde yas için eve 200 kişinin geldiğinin belirtilmesi, bu sayının fazlalığı da sadece saygı sunmak için gelen ahaliyi değil, Bernarda Alba’nın Evi yani hapishane duvarlarının içini merak eden insanları gösterir.

Çatışma: Oyunun ana çatışması bireyin toplum ve töre ile olan çatışmasıdır. Bunun yanı sıra kıskançlık, aile ilişkileri, sınıfsal ayrımlar gibi yan çatışmalar da oyunda kendine yer bulur.

Kaynak olarak kullanılan Metin:

Federico Garcia Lorca. “Toplu Oyunları 1”. Mitos Boyut Yayınları, 2006. Çeviren: Hale Toledo

9 Mart 2020 Pazartesi

Ankara Tiyatrolarında Haftanın Öne Çıkanları (10 Mart - 16 Mart 2020)

Bu yıl bahar Ankara'ya erken geldi. Havaların ısındığı bu dönemde, birbirinden güzel oyunlar Ankaralı izleyicileri bekliyor olacak. İşte haftanın öne çıkan oyunları.

10 Mart 2020 Salı - Cehennem (Tatbikat Sahnesi)



Tiyatro: Tatbikat Sahnesi
Sahne: Tatbikat Sahnesi
Oyun Saati: 20.30
Oyun Tanıtımı: 
"Sanal olmasının gerçek olmadığı anlamına gelmeyen bir dünyada, her şeyi yapabileceğiniz, hissedip deneyimleyebileceğiniz bir hayatta, gerçeklik duygusunun sınırlarıyla oynamaya var mısınız? Peki neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bile unutursanız; kim olduğunuzu kim bilebilir?...” Jennifer Haley’in yazdığı, Elvin Beşikcioğlu’nun yönettiği, Genel Sanat Yönetmenliği’ni Erdal Beşikçioğlu’nun yaptığı ”Cehennem” oyunu; gerçek dünyadaki yaşamın izlerini sanal dünyada sürerken, bizleri doğru ve yanlışla, kimliklerimiz ve hislerimizle, sanal ve gerçekle ikilemlerde dolaştırarak, yaklaşan yeni dünya düzeninin gerçekliğiyle baş başa bırakıyor."
Künye:
Yazar: Jennifer Haley
Çeviren: Gülay Gür
Yöneten: Elvin Beşikçioğlu
Oyuncular: Ünsal Coşar, Selin Tekman, Talha Sezer, Korhan Karabal, Beyza Nur Metin, Taylan Yılmaz
Öne Çıkma Nedeni: 
Çok çarpıcı bir metin, nefis bir reji, başarılı oyunculuklar. Son yıllarda izlediğim en özgün yapımlardan birisi. Her tiyatro severin muhakkak izlemesi gerekiyor.
Oyunla ilgili ayrıntılı inceleme yazıma şu adresten ulaşabilirsiniz: http://tiyatro.co/cehennem-tatbikat-sahnesi/

11 Mart 2020 Çarşamba - Kral Lear (Oyun Atölyesi)



Tiyatro: Oyun Atölyesi
Sahne: MEB Şura Salonu
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı: 
"Hem aktör hem çevirmen kimliğiyle yoğun bir Shakespeare mesaisi olan Haluk Bilginer, bu kez Shakespeare’in “trajedisini kendi elleriyle çizen” kahramanı Kral Lear’a bürünüyor. İktidarın ve mülkiyetin paylaşımı üzerine çokkatmanlı bir klasik olan oyunun yönetmeni ise Muharrem Özcan. Kral Lear, kızları ve ülkedeki diğer güç odakları arasında dönen bu trajedi, oyunun özündeki grotesk etkiler eşliğinde yorumlanıyor."
Künye:
Yazar: William Shakespeare
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Muharrem Özcan
Oyuncular: Haluk Bilginer, Berfu Öngören, Hare Sürel, Nazlı Bulum, Yavuz Topoyan, Deniz Celiloğlu, Kaan Turgut, Onur Özaydın, Sertan Müsellim, Efe Tunçer, Hüseyin Sevimli
Öne Çıkma Nedeni: 
Oyun Atölyesi İstanbul'daki en başarılı tiyatrolardan birisi. Haluk Bilginer gibi bir ustayı, Shakespeare'in en güzel eserlerinden birisi ile sahnede izlemek heyecanlandırıcı. Oyuna dair iki olumsuz detay var yalnız. İlki bilet fiyatlarının oldukça pahalı olması, ikincisi ise MEB Şura salonunun tiyatro gösterimleri için yeterli olmaması.

12 Mart 2020 Perşembe - Açık Denizde (Ankara Devlet Tiyatrosu)



Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu
Sahne: Akün Sahnesi
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı
"Şimdi mantıklı düşünelim... Eğer gerçek özgürlükle alelade özgürlük aynı şey değillerse, o zaman gerçek özgürlük nerede olacaktır? Cevabı açık: Gerçek özgürlük, alelade özgürlüğün olmadığı yerde olacaktır. İşte bu yüzdendir ki... İşte bu yüzdendir ki gerçek özgürlük, alelade bir şekilde, içinde bulunduğumuz bu özgür açık denizde..."
Künye:
Yazar: Slawomir Mrozek
Çeviren: Yücel Erten
Yöneten: İlham Yazar
Oyuncular: Pelin Şahin, Müjgan Aksoy, Elif Çetinel, Barkın Kenan, Ümit Atalay
Öne Çıkma Nedeni: 
İlham Yazar ve genç oyuncu kadrosu. İlham Yazar'ın yönettiği her oyun dikkat çekicidir ve Ankara izleyicisi için bir şanstır. Açık Denizde oyunu da hem rejisiyle hem genç oyuncularının performansıyla dikkat çekiyor.

13 Mart 2020 Cuma - Dünyanın Sonuna Şöyle Bir Dönüp Baktım




Tiyatro: Şekip Taşpınar Tiyatrosu
Sahne: FADE Sahne
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı
"Siz hiç bu koca dünyada 2 kişi kaldınız mı? Peki 2 kişi kalsanız ne yaparsınız? Mantığınızı dışarda bırakın ve hadi gelin 2 kişi kalalım... Peki nerede?
Künye:
Yazar: Erdal Ozan Metin
Yöneten ve Oynayan: Şekip Taşpınar, Dilek Bozkurt
Öne Çıkma Nedeni: 
Erdal Ozan Metin'in kalemini çok sevdiğim bir yazar. Şekip Taşpınar ise izlemekten her daim keyif aldığım bir oyuncu. Bu ikilinin yer aldığı proje dikkate almaya değer.

14 Mart 2020 Cumartesi - Kuşlar (Heveskar Tiyatro)




Tiyatro: Heveskar Tiyatro 
Sahne: Farabi Sahnesi
Oyun Saati: 19.00
Oyun Tanıtımı
"Slawomir Mrozek'in Polisler oyunundan uyarladığımız oyunumuz Kuşlar ikinci sezonunda yeniden sahnede. Bir ülke düşünün… Uzakta, çok uzakta, pespembe bir ülke. Herkes çok mutlu, çok çok mutlu. Her şey çok yolunda, fazla yolunda. Öyle yolunda ki koca ülkede sadece bir mahkum kalmış. Ve o da suçunu kabullenip, hapisten çıkmak üzere. Heveskâr Tiyatro’nun Kuşlar ismiyle sahneye taşıdığı Slawomir Mrozek’in Polisler adlı oyunu, bir çocuk kral ve dayısı kral naibi tarafından yönetilen bir ülkede muhalif olmanın zorluğunu absürd ironinin iç acıtıcı komiğiyle aktarmayı hedefliyorken, günümüzde gerçekle kurmaca, doğruyla yalan arasındaki ayırımın iyiden iyiye önemini yitirdiği çeşitli ülkelerde hüküm süren baskıcı ortamla oyundaki temel meselelerin büyük oranda çakışıyor olması, absürd olarak nitelenegelen oyunu gerçekçi diyebileceğimiz bir noktaya yaklaştırıyor, ki bu durum son derece kaygı verici. Absürdün trajik tarafı, neredeyse tüm dünyada, gitgide daha baskın hale geliyor ise de, Kuşlar oyunu, seyircisine, yakıcı meselelerle yüzleştirirken, o acıtıcı komiği deneyimletme çabasının ürünüdür."
Künye:
Yazar: Slawomir Mrozek
Çeviren: Neşe Taluy Yüce
Yöneten: Özgür Avcı
Oyuncular: Pınar Dündar, Sertaç Kağan Aydın, Nurtaç Gür, Ufuk Yurtsever, İlker Karabulut, Doğanay Yağcı, Ziya Can, Erdinç Bellisan, Tuna Yurtsever, Ege Karabulut , Canan Aksoy, Doğucan Bulut , Cengiz Subay, Hasret Şencan, Baturalp Yücetürk
Öne Çıkma Nedeni: 
Heveskar tiyatro kendilerini "Yolları ODTÜ Oyuncuları'ndan geçmiş bir grup insanın tiyatroya dönüş çabası. Oyun oynama inadı..." olarak tanıtıyor. Bu tanıtım bile başlı başına ekibin projeleri için heyecanlanmaya yeterken 2. sezonunu oynayan Kuşlar isimli oyunlarının aldığı övgüler bu oyunu izleme listesine alınmasını elzem kılıyor.

15 Mart 2020 Pazar - Ayak Bacak Fabrikası (Tiyatro Tez)




Tiyatro: Tiyatro Tez
Sahne: Tiyatro Tempo
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı
"Önce... Sonra... Şimdi... Önce ülkede kıtlık olmuş, insan insanı tanımaz olmuş. Sonra ülkedeki büyük göl için için kaynamaya başlamış, bereket sarmış tüm ülkeyi. Şimdi o göl bizler için tapınak, göldeki balıklar da kutsal yaratıklar oldular."
Künye:
Yazar: Sermet Çağan
Yöneten: Erdinç Kılıç
Oyuncular: Ipek Sarılar , Melih Salgır, Erdinç Kılıç
Öne Çıkma Nedeni: 
Yolları DTCF Tiyatrodan geçmiş-geçmekte olan kişilerin oluşturduğu bir ekip Tiyatro Tez. İlk oyunları Kapıların Dışında ile oldukça övgü alan ekip repertuvarına Türk Tiyatrosunun önemli metinlerinden Ayak Bacak Fabrikası da eklemiş bulunuyor. Oyunda Durukan Ordu'unun Genel Sanat Yönetmenliği, Haluk Yüce'nin Kukla Tasarımı katkılarını da belirtmek gerekiyor.

16 Mart 2020 Pazartesi - Ödül (Kulis Sanat Tiyatrosu)



Tiyatro: Kulis Sanat Tiyatrosu
Sahne: Kulis Sanat Tiyatrosu
Oyun Saati: 20.30
Oyun Tanıtımı
"Terkedilmiş bir binanın 33.katında yalnızlığıyla başbaşa kalan Beatrice ,hergün litrelerce su içip içindeki kumu ıslatsa da yalnızlığının verdiği sancıları gideremez... Bir akşam eline bir kağıt alır ve ödül vaadeden bir ilan yazmaya başlar ...“Akıllı ve zeki hiç kimseyi sevmemiş... Genç mirasçıyı etkileyecek bir erkek aranmaktadır...” diye. Günlerce bekler. Erkekler gelir. Hepsini gönderir ve son aday Jean geldiğinde işler biraz değişir... Jean’ da diğer erkekler de göremediği şeyleri farkeder... Jean ödül için gerekli olan aşamaları geçebilmek uğruna her yolu dener... Ama bu süreç Jean ve Beatrice’i tahmin edilemeyecek durumlara sürükler ..."
Künye:
Yazar: Carole Frechette
Çeviri: Ece Okay
Yöneten: Sinan Pekinton
Oyuncular: Serkan Melikoğlu, Ayşin Tabiloğlu
Öne Çıkma Nedeni: 
Ödül başından sonuna kadar izleyiciyi merak ettiren, geren, düşündüren bir metin. +18 uyarısı konması, rejide Sinan Pekinton'un olması, bu harika metnin yorumunu merak etmek için başlıca unsurlar.

Ali Uygur Selçuk
www.twitter.com/aliuygurselcuk

24 Şubat 2020 Pazartesi

Ankara Tiyatrolarında Haftanın Öne Çıkanları (24 Şubat - 1 Mart 2020)

Blogda bu tarz bir yazı kaleme almayalı 6 yıla yakın süre geçmiş. 6 yıl o kadar uzun bir süre ki Ankara tiyatrolarında yaşanan değişimi yazının hazırlığını yaparken bile hissetmek mümkün. Bu değişim olumlu yönde nitekim 6 yıl öncesine göre Ankara'daki özel ve alternatif tiyatroların sayısındaki artış mutluluk verici. Bu yazıda haftanın her günü için öne çıkan 1 oyun bilgisini vereceğim, 7 gün için 7 oyun tanıtımı olacak yani.

24 Şubat 2020 Pazartesi - Nereye Gitti Bütün Çiçekler



Tiyatro: Mam'art
Sahne: MEB Şura Salonu (Turne)
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı: 
"Eve Ensler'in, Bosna savaşının ardından yazdığı ve orijinal adı "Necessary Targets" olan oyun bilinmeyen bir coğrafyada, bilinmeyen bir zamanda, bir mülteci kampında geçiyor. Bir psikolog kadın mültecilerin travmalarını onarmaya çalışırken bir yazar da bu hikayeleri dünyaya duyurmak istiyor.Kadınlar kendi hikayelerini birer birer anlattıkça, bir yandan savaşın ve mülteci olmanın korkusu ve çaresizliğine tanık olurken diğer yandan da kadınların kendi aralarındaki ilişkilerin nasıl güçlendiğini göreceğiz."
Künye:
Yazar: Eve Ensler
Yöneten: Tuğrul Tülek
Oyuncular: Şenay Gürler, Nazan Diper, Goncagül Sunar, Feri Baycu Güler, Gözde Kansu, Melisa Doğu Ece Yüksel
Öne Çıkma Nedeni: 
Savaş eksenli oyunların sahnede yarattığı dramatik etkiyi oldukça sevmişimdir. Bununla beraber hem oyuncu hem yönetmen olarak başarısını daha önce DOT bünyesinde ispatlamış olan Tuğrul Tülek'in rejisi ve oyunun oyuncu kadrosu oldukça ilgi uyandırıyor.

25 Şubat 2020 Salı - Dansöz



Tiyatro: Kadıköy Theatron - Mek'an
Sahne: Farabi Sahnesi
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı
"Hiç kimsenin, annesinin bile dönüp bakmadığı kayıp bir kız çocuğunun; Meryem’in hikayesini anlatıyor “Dansöz”. Meryem, dünyanın ağırlığını gövdelerinde taşıyan çocuklardan. Fakat günün birinde, duyduğu bir müzikle, bütün hikayesi aniden değişiyor: Meryem, kökleri kadim ritüellere kadar uzanan oryantali ve dans ettikçe daha da büyüyen gövdesindeki hafifliği keşfediyor. Bakışlar ilk kez üstüne çevriliyor. Tüm bakışların üstüne çevrildiği andaysa, Meryem, bakışın da kendi ağırlığıyla geldiğini; hatta bazen görülmenin en ağır yük olduğunu, bakanın neredeyse her zaman gördüğünden fazlasını talep ettiğini fark ediyor… Buradan sonrası ise kıyamet! “Çölün tek gözü vardır, o da Allah’ındır. Tek Allah’ın nazarı üstündeymiş gibi oynayacaksın…”"
Künye:
Yazar: Şâmil Yılmaz
Yöneten: Şâmil Yılmaz
Oyuncular: Sezen Keser
Öne Çıkma Nedeni: 
Şamil Yılmaz önderliğindeki Mek'an Sahne 4-5 yıl öncesine kadar Ankara'nın en ciddi üretim yapan alternatif tiyatrolarından birisiydi. Özellikle tek kişilik oyunları Artık Hiçbi'şii Eskisi Gibi Olmayacak Sil Gözyaşlarını ve Kadınlar, Aşklar, Şarklılar oyunları büyük dikkat çekmişti. Dansöz de yazarın/yönetmenin önceki oyunları gibi oldukça dikkat çekici ve çarpıcı bir oyun.

26 Şubat 2020 Çarşamba - Açık Denizde



Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu
Sahne: Akün Sahnesi
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı
"Şimdi mantıklı düşünelim... Eğer gerçek özgürlükle alelade özgürlük aynı şey değillerse, o zaman gerçek özgürlük nerede olacaktır? Cevabı açık: Gerçek özgürlük, alelade özgürlüğün olmadığı yerde olacaktır. İşte bu yüzdendir ki... İşte bu yüzdendir ki gerçek özgürlük, alelade bir şekilde, içinde bulunduğumuz bu özgür açık denizde..."
Künye:
Yazar: Slawomir Mrozek
Çeviren: Yücel Erten
Yöneten: İlham Yazar
Oyuncular: Pelin Şahin, Müjgan Aksoy, Elif Çetinel, Barkın Kenan, Ümit Atalay
Öne Çıkma Nedeni: 
İlham Yazar ve genç oyuncu kadrosu. İlham Yazar'ın yönettiği her oyun dikkat çekicidir ve Ankara izleyicisi için bir şanstır. Açık Denizde oyunu da hem rejisiyle hem genç oyuncularının performansıyla dikkat çekiyor.

27 Şubat 2020 Perşembe - Cehennem



Tiyatro: Tatbikat Sahnesi
Sahne: Tatbikat Sahnesi
Oyun Saati: 20.30
Oyun Tanıtımı: 
"Sanal olmasının gerçek olmadığı anlamına gelmeyen bir dünyada, her şeyi yapabileceğiniz, hissedip deneyimleyebileceğiniz bir hayatta, gerçeklik duygusunun sınırlarıyla oynamaya var mısınız? Peki neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bile unutursanız; kim olduğunuzu kim bilebilir?...” Jennifer Haley’in yazdığı, Elvin Beşikcioğlu’nun yönettiği, Genel Sanat Yönetmenliği’ni Erdal Beşikçioğlu’nun yaptığı ”Cehennem” oyunu; gerçek dünyadaki yaşamın izlerini sanal dünyada sürerken, bizleri doğru ve yanlışla, kimliklerimiz ve hislerimizle, sanal ve gerçekle ikilemlerde dolaştırarak, yaklaşan yeni dünya düzeninin gerçekliğiyle baş başa bırakıyor."
Künye:
Yazar: Jennifer Haley
Çeviren: Gülay Gür
Yöneten: Elvin Beşikçioğlu
Oyuncular: Ünsal Coşar, Selin Tekman, Talha Sezer, Korhan Karabal, Beyza Nur Metin, Taylan Yılmaz
Öne Çıkma Nedeni: 
Dikkat çekici bir metin, başarılı oyuncular ve her Tatbikat Sahnesi oyunu gibi heyecan uyandırması.

28 Şubat 2020 Cuma - Cehennem Boş



Tiyatro: Tiyatro 1112 Garaj
Sahne: Tiyatro 1112 Garaj
Oyun Saati: 20.00
Oyun Tanıtımı: 
"“İyi değil, iyilik de çıkmaz bundan” Shakespeare oyunlarının vazgeçilmezi olan doğaüstüvarlıklar, vahşi düzenin süngüleridir. Aynı zamanda tehlikeli olduğu için iktidardan da her zaman sürgün edilmişlerdir. Fakat bir gün iktidardan payını isteyen Kâhin, üç Shakespeare karakterini yeniden çağırır. Kendi zamanlarının en önemli katilleri olan karakterlerimiz, yeniden doğmuş olmanın mutluluğuyla, kaldıkları yerden devam etmek isterler yani iktidar için yeniden savaşacaklardır fakat bu sefer hem yalnız değillerdir, hem de yeniden geldikleri dünya, kendi hikâyelerindeki gibi bütünlüklü değildir. Peki, bu sefer taht için ne yaparlar, neyi göze alırlar? Tüm insani değerlerin ortadan kalktığı bir dünyada, iletişimin en ilkel ama bir o kadar da vahşi olan haliyle yaratılan yeni düzen, tamamlanmamış olmanın eksikliği ve çarpıklığıyla eskinin yerini almaya hazırdır fakat iktidara giden tüm yollar kanlı olduğu kadar uzun ömürlü de değildir. Kendine benzemeyi mecbur bırakan iktidar, ondan vazgeçmeyi göze almadığımız sürece varlığını devam ettirirken, kimsenin artık iyi olmadığı dünyaya bizi mahkûmeder."
Künye:
Yöneten: Aylin Saraç
Oyuncular: Cengiz Sezgin, Aylin Saraç, Burçin Yalçın, Şirin Saldamlı, Alper Haliloğlu
Öne Çıkma Nedeni: 
Oldukça ilgi çekici bir metin ve yıllardır ayakta kalan Ankaralı bir tiyatro. Önceki prodüksiyonlarının başarısı bu oyun için de heyecan uyandırıyor. 

29 Şubat 2020 Cumartesi - Madam



Tiyatro: Sahne 367
Sahne: Sahne 367
Oyun Saati: 15.00
Oyun Tanıtımı: 
"Dünyanın sayılı ikonik sanatçılarından biri olan ünlü Fransız şarkıcı Edith Piaf'ın hayatından kesitler sunan oyun, bir otobiyografinin aksine Piaf'ın acıları, hayalleri, hayal kırıklıkları, özlemleri ve başarılarıyla beslenmiştir ve günümüz dünyasına dair bir durum sorgulaması yapma niyetindedir. Yaşadığı onca acıya rağmen hayata tutunmanın yolunu bulma hikayesinde Piaf'ın azmi galip gelmiş ve tek tutkusu mikrofonu olmuştur. Tüm sevdiklerini mikrofonunun içine gömmüş ve orada çok iyi saklayabileceğini bilen bir kadının günümüzle hesaplaşması Madam. Acılarını sevmiş ve onun acılarını bilmeden kendisini ikonlaştırmış dinleyicisine hesap soran bir kadın olarak, son kez sahne aldığı yerde tutunduğu tek bir şey vardır; Mikrofonu, kendi ve geçmişi... “...kollarınız birinin, bir şeyin, bir yerin arkasında kavuştu mu işte dünya o aradaki boşlukta büyümeye başlar. Dünya daha keyifli dönmeye başlar. Güneş bir mesaiye başlamaz da keyifle çevirir sizin olduğunuz yere yüzünü. Sarılın. Dediğim gibi, sanata, insana, boşluğa. Çünkü elleriniz neyin arkasında kavuşuyorsa sizindir o.”
Künye:
Yazan: Erdal Ozan Metin
Yöneten: Erdal Ozan Metin
Oyuncular: Naz Göktan
Öne Çıkma Nedeni: 
Sahne 367 yeni ve dinamik bir tiyatro. 1 yıl öncesinde kurulmuş olmalarına rağmen oldukça dikkat çektiler Ankara'da. Oyun Yazarı ve Yönetmeni Erdal Ozan Metin'in kalemi oldukça kuvvetli, oyuncu Naz Göktan ise bu oyundaki performansıyla Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödüllerinde Genç Yetenek Özel Ödülünün Sahibi oldu.

1 Mart 2020 Pazar - Antigone


Tiyatro: Yakın Tiyatro
Sahne: Yakın Sahne
Oyun Saati: 18.00
Oyun Tanıtımı: 
"İnsanı merkeze koyan, her türlü kararı insana, insanın değişkenliğine bırakan ve tıpkı insanın ölümlülüğü gibi yalnızca belirli süre geçerli olan modern yasalar, yüzyıllar içerisinde Tanrının değişmez ve tıpkı Tanrı'nın ölümsüzlüğü gibi sonsuza kadar geçerli olan Tanrısal yasalardan tamamen kopmuştur. Tanrısal yasalar yalnızca efsanelerde kalmıştır. Ancak; Tanrının yasalarınca belirlenen ahlak, bütün değişmezliği ile modern insanın içinde unutmaya çalıştığı bir “sızı” olarak yaşamaya devam etmiştir. “Ayıp” yaptığımız zaman, yüzüne bakamadığımız anne, abla, kadın, bu oyunda Antigone olarak karşımıza çıkar. Antigone, oyun boyunca değişimin karşısında değişmeyeni, yeni yasanın karşısında kadim yasayı, insanın karşısında Tanrı’yı savunan, bir anlamıyla da aziz kimliğiyle karşımızdadır. Kreon ise, insanlar tarafından yazılmış ve kabul edilmiş yasaların uygulayıcısı olan devletin temsilcisidir. Zamana bakıp duran insanın, hatırlaması umuduyla…"
Künye:
Yazan: Uyarlama
Yöneten: Öncü Alper
Oyuncular: Derya Divan, Elif Demir, Emel Budak, Emre Şamdan, İlayda Nur Tekeli, Kutluhan Dağ, Salih Özkaraca, Serkan Kavaklı, Sıla Sert
Öne Çıkma Nedeni: 
Yakın Tiyatro son zamanlarda Ankara'da dikkatimi en çok çeken ekiplerden birisi. Sezon içerisinde sahneledikleri oyunlar, tiyatroya yaklaşımları Ankara tiyatrosu için oldukça sevindirici ve ümit verici.

Ali Uygur Selçuk
https://twitter.com/aliuygurselcuk

22 Şubat 2020 Cumartesi

Çağdaş Türk Tiyatrosu Oyun Okuma Tavsiyeleri


Tiyatro oyunu okumak büyük bir keyif. Size aynı anda yönetmen, oyuncu, dramaturg olma imkanı sağlayan, dilediğiniz dekorla, dilediğiniz müzikleri kullanmanıza imkan veren, sahne ve maddi kısıtlamalar olmadan zihninizde okuduğunuz oyunu dilediğiniz gibi canlandırabileceğiniz çok serbest bir alan. Geldiğimiz teknoloji seviyesi ile artık internet üzerinden binlerce oyuna tek bir tıkla ulaşmak mümkün. Ancak Türkiye’de bu konuda büyük bir eksiklik var. Dünya üzerindeki binlerce oyuna çok kolay ulaşabiliyorken, modern, çağdaş, alternatif Türk yazarları ve oyunlarına o kadar kolay ulaşamıyoruz.

Sorunun ilk kaynağı, Tiyatro alanında çalışma yapan yayınevi sayısının az olması. Okurla, yeni yazarları yeni metinleri ilk buluşturacak en önemli kaynaklardan birisi yayınevleridir. Ne var ki bunu yapmayı deneyen bir çok küçük yayınevi de maddi durumlar nedeniyle çok kısıtlı bir çevreye ulaşabiliyor. Sorunun ikincil kaynağı teknolojik bir atılım yapılmaması. Bugün İngiltere’de, Amerika’da binlerce yeni oyun yazarının yeni metinleri sadece senaryo olarak internet sitelerinde satılıyor. Türkiye’de yavaş yavaş başlayan bu girişim ümit verici ancak emsallerinin şimdilik gerisinde.

Bu yazıda bu sorunlardan daha fazla bahsetmenin bize pek bir faydası olmayacağı da açık. O nedenle, bu kısıtlı imkanlarla ulaşılabilecek bazı Çağdaş Türk Tiyatrosu Oyun Okumaları tavsiyelerinde bulunacağım.


Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin / Fü - Murat Mahmutyazıcıoğlu
Murat Mahmutyazıcıoğlu hem oyuncu hem yönetmen olarak yıllardır İstanbul’da çok başarılı eserler ortaya koyuyor. Kaleminin gücünü de son yıllarda yazdığı oyunlarla kanıtladı ve pek çok ödül aldı. Yazarın Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin ve Fü oyunları aynı kitapta Habitus Kitap tarafından basıldı. Çağdaş Türk Tiyatrosu adına çok başarılı bu oyunlar oyun okumayı seven her tiyatro sever tarafından okunmalı.



Yedi – F. Egemen Arslan
Yedi, 2015 yılında Mitos Yayınları tarafından düzenlenen Oyun Yazma Yarışmasında ödül alan oyunlardan biri. Türkiye’de yaşanan maden kazalarına ilişkin çok çarpıcı, ilginç ve akıllı kurgusu olan yenilikçi bir metin. Oyun metnine Mitos Yayınlarının 7. Oyun Yazma Yarışması Kitabından ulaşmak mümkün.



Panoptikon – Işıl Karayel
Bu oyun da ödüllü oyunlar arasında yer alıyor. Zaten ödül yarışmalarında ödül alan oyunların kitap haline getirilmesi bu yerli yeni metinlere ulaşmamızı sağlayan yegane yollardan birisi oluyor. Panoptikon oldukça değişik, derin bir oyun. İsmini İngiliz Filozof Jeremy Bentham’ın ünlü hapishane projesinden alıyor. Dramaturjik olarak oyunun her satırı ayrı ayrı birer anlam taşırken, imgeler, absürdlükler, oyunun kalitesini oldukça arttırıyor. Metine Mitos Yayınlarının 5. Oyun Yazma Yarışması Kitabından ulaşmak mümkün.



Toz Duman – Duygu Toksoy
İki kız kardeşin, sırlarla dolu geçmişlerine yaptıkları yolculuğu anlatan bu oyunun dili, karakterlerin gerçekliği okuyucuyu ilk anda içine çekiyor. Oyunun barındırdığı psikolojik atmosfer ise yerli oyunlarda pek sık rastlamadığımız ancak hem sahnede hem de okurken görmekten mutlu olduğumuz bir tercih. Duygu Toksoy’un Toz Duman isimli oyunu da ödül kazanmış bir eser ve oyunun metinine,
Mitos Yayınlarının Nilüfer Belediyesi Sahne Eseri Yazma Yarışması Kitabından ulaşmak mümkün.



Gecenin Ötesinde – Tekin Özerten
Birbirini hiç tanımayan yaşlı bir adam ve kadının aynı anda geçmişe ve gelecek hayallerine yaptıkları yolculuğu anlatan Gecenin Ötesinde oyunu, 2017 yılında Kadıköy Belediyesi Tiyatro Eseri Yazma yarışmasında ikincilik ödülü kazanmış. İki yalnız kalmış kalbin hayal kırıklıkları, geçmişle yüzleşmeleri, binemedikleri gemiler yazar tarafından usta bir dille okuyucuya aktarılıyor ve karşımıza okuması hem çok keyifli hem de hüzünlü bir eser çıkıyor. Oyunun Metnine Kadıköy Belediyesi Kültür yayınları tarafından basılan Yarışma kitabından ulaşmak mümkün.



77. Şube – Barkın Kenan
Deneysel, cesur bir metin 77. Şube. Anlattıkları kadar düşündükleri de fazla. 2020 yılı içerisinde BILT (Bilkent International Laboratory Theatre) tarafından sahnelenen oyunu izlemesi de okuması kadar keyifli. Metine şu anda yazara başvurma dışında ulaşma yolu ne yazık ki bulunmuyor.
Hiç kuşku yok ki, bu yazıda yer verdiğim 6 oyundan çok daha fazlası var ÇağdaşTürk Tiyatrosu adına. Ne yazık ki, oyun yarışmalarının kitaplaştırılması, bazı alternatif metin yazan yazarların oyunlarının text olarak internet üzerinde satılması haricinde ne bu oyunlara ulaşmanın ne de haberdar olmanın bir yolu henüz yok. Umudum odur ki hem yazarların, hem okuyucuların birbirleriyle çok daha rahat buluşabilecekleri, oyun metinlerinin tozlu raflarda kalmayacağı günler görürüz.

Ali Uygur Selçuk
http://www.twitter.com/aliuygurselcuk

20 Şubat 2020 Perşembe

Geçmiş Notlar: Kuklacı - Ritüel Sanat Merkezi

Bu yazı aslen 2015 yılında kaleme alınmıştır. Tozlu rafları kaldırarak, bloga geri bir dönüş yapalım.

Kafe/Bar Tiyatrosu konseptine ilgi duymadım. Bu konsept bende, tiyatroya verilen emekten çok, “oyunu izlemeye gelen izleyiciden nasıl daha fazla para kazanırız” sorusunun önemsendiği hissiyatını uyandırmıştır. Hele ki, kimi yerlerde,“Türkiye’deki ilk Kafe/Tiyatro”nun kurucusu olmakla övünen
çeşitli sanatçılar, tiyatrodan çok, olayı ticari bir hamleye dönüştürmeye başladığından beri, bu konsept bana oldukça soğuk ve tiyatronun samimiyetinden uzak geliyor. Yurtdışında kafelerde/barlarda oyun sahnelenmesinden ziyade küçük doğaçlama gösterilerin veya stand-up şovların yapıldığı mekanlar, hiç kuşkusuz popüler fakat yine de sahnede ciddi bir oyun oynanırken yemek yenmesi, bir şeyler içilmesi, oyunun etkisini her daim azaltacakmış gibi görünüyor.

İngiltere’de, tarihi ve meşhur Globe Tiyatrosu’nun fuaye alanında sosisli satıcısından, içki köşesine, Çin yemeğinden, türlü atıştırmalıklara kadar envai çeşit seçenek izleyicilere sunulurken, izleyiciler kah oyun arasında kah oyun esnasında gidip alışveriş yapabiliyor ve bu yiyecek-içecekleri oyun
esnasında tüketebiliyordu. Bu da pek tabi bana oldukça ters gelmişti, fakat bu, gerek Globe Tiyatrosu’nun yarı-açık alan olması, gerekse çok eskilere dayanan bir kültür olması sebebiyle anlayış gösterilebilecek bir durumdu.

Bu önyargılar ve Kafe-Tiyatro konseptine olan olumsuz bakışım elbette ki, daha ismi Kafe Tiyatro olan bu yere karşı  oldukça mesafeli durmama sebep oldu şu ana kadar. Burada
amacım hiçbir tiyatronun yapısını veya işleyişini sorgulamak ve eleştirmek değil. Aksine, insanın ön yargılı yaklaştığı yerlerde ve konseptlerde dahi güzel vakit geçirebileceğini ve bir noktada haksız olabileceğini kabul etmek.



Önyargılarımı, bütün mesafelerimi kırıp beni Kafe Tiyatro’ya yönelten oyun ise Kuklacı oyunu oldu. Bu oyuna gitmemdeki kuşkusuz en önemli nokta, birkaç yıl önce bu oyun metnine amatör bir toplulukta çalışmış olmamız, oyuna oldukça hakim bir noktada bulunmamız ve oyuna dair elden geldiğince dramaturjik bir altyapımız olmasıydı. Dolayısıyla başka bir yönetmenin oyunu nasıl okuduğu, nasıl sahneye koyduğu ve dahası Kafe-Tiyatro konseptiyle bu oyunun buluşmasının nasıl
olacağına dair merak ve heyecanla oyuna gittim.

Oyuna ilişkin izlenimlerime geçmeden evvel birkaç hususu belirtmekte fayda var. Gardner McKay tarafından kaleme alınan oyunun orijinal ismi “Toyer”. Yani Türkçeye çevirdiğimiz zaman “Oyuncakçı” anlamına geliyor. Bu noktada, oyunun ismi olarak Kuklacı seçilmesi ekibin bir tercihi mi yoksa başka bir sebebi mi var bilemiyorum. Her ne kadar bence Oyuncakçı ismi, oyunun alt metnini daha doğru kavrayan bir isim olsa da, özünde bir gerilim oyunundan ziyade çocuk oyununu andırması nedeniyle ekibin böyle bir isim değişikliğine gitmiş olmasını yadırgamadım. (Bu noktada isim değişikliğinin ekip tarafından yapıldığını varsayılmıştır.)



Cantuğ Turay’ın yönettiği oyun, kurbanlarını bir ilaç ile paralize edip onları birer oyuncak’a/kukla’ya dönüştüren ve öldüren bir seri katil ile, bu seri katil üzerine araştırmalar yapan bir psikoloğun hikayesini anlatıyor. Oyunda Peter rolünde Melih Efeçınar, Maude rolünde Begüm Topçu Turay yer alırken, Maude’ın iş arkadaşı sesi olarak Sinan Pekinton’un sesini 
duyuyoruz.

Tek mekan olarak Maude’nin evinde geçen oyunda bir paravan aracılığı ile ev, dış dünyadan ayrılmış ve bu paravandaki kapılar aracılığıyla da hem ev içi hem de ev dışına geçişler sahnelenebiliyor. Küçük bir sahne ve daha da ötesi izleyicilerin L şeklinde oturma düzenine sahip oldukları salonda, sahne düzeni ve dekor yeterli ve tatmin edici düzeyde. Gerçekten oyun çok küçük bir sahnede oynanıyor fakat bu oyun nazarında bu husus büyük bir avantaja dönüşmüş durumda. Zira bu tarz gerilim hatta belki yer yer “in-yer face” öğeli oyunların, büyük, şaşaalı sahnelerde vereceği etkiyle, küçük, kara kutu sahnelerde vereceği etki hiç kuşku yok ki aynı değil.

İzleyiciler oyunun neredeyse içinde, hatta bazı noktalarda oyuncuların nefesini hissedebilecek bir yakınlıkta oturuyor. Kafe Tiyatro’nun küçük sahnesi, bu noktada sanki bir kara kutu sahneymişçesine, izleyicileri oyunun içine çekmekte, gerilimi daha yakından hissettirmekte önemli bir rol oynuyor. Oyunun metnine dair olan en önemli şey, Peter ile Maude’nin karşılaşmalarından itibaren izleyiciye/okuyucuya alttan altta hissettirilen bir rahatsızlık duygusunun olması, izleyicinin
her an diken üstünde olup bir şeylerin kötüye gideceğini düşünerek gerilmesi. Kuklacı’nın Kafe Tiyatro sahnelenmesinde bu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş durumda. Maude’nin
iş arkadaşının telesekretere bıraktığı ses kaydı ile Maude’nin araştırmalarına az biraz kulak misafiri olduktan sonra kapıda  Peter’ın belirmesi ile bu rahatsız edicilik düzeyi artıyor, izleyici neden sonuç ilişkisini kurarken Peter’ın hal ve tavırları, söyledikleri ile giderek gerilen bir oyunu izliyor.



Burada reji doyurucu, sesler ve müzikler pek çok büyük sahneye göre gayet net ve yeterli. Önemli olan nokta, inanılmaz ses efektleri veya harikulade müziklerin kullanılması değil. Ses ve müziklerin sahnedeki gerçekliği pekiştirmesi, izleyiciyi oyunun içine katması ve oyunun bir bütün olarak
eksiksiz olmasını sağlaması. İşte Kafe Tiyatro’nun Kuklacı sahnelemesinde de bu var.

Peter rolü ile Melih Efeçınar harikalar yaratıyor. Bilkent’in son dönem en iyi jenerasyonlarından birinin içinde yer alan Efeçınar, karakterini oldukça özümsemiş ve sahneye çok başarılı bir performans çıkarmış. Metin gereği karakter zaten düz bir çizgide ilerlemiyor, düşmeler, yükselmeler var ve fakat daha önemlisi belki de; 5’er dakika arayla 3-4 farklı karaktere bürünüyor. Bu karakter geçişleri o kadar keskin ve başarılı ki, hem oyuncunun hem yönetmenin başarısı bu noktada ortaya
çıkıyor. Peter’ın bu oyun açısından önemi çok büyük, zira hem Maude ile hem izleyici ile bir cambaz gibi oynaması oyunun gerilim unsurunun en temel noktası.

Maude rolü ile Begüm Topçu Turay sahnede yer alıyor. Metin gereği gerilim kısmının pasif süjesi ama karakter olarak sakinliği, ne yaptığını bilmesi sahneye başarılı bir şekilde aktarılmış. Peter’ın onunla oynamasına, onu manipüle etmesine izin verirken, bir yandan da yıllardır peşinden
koştuğu, aradığı ve araştırdığı kişiyi nasıl ve ne şekilde özümsediğini başarılı bir şekilde sahneye taşıyor Begüm Topçu Turay.

Yönetmen Cantuğ Turay, başarılı bir sahneye koyma gerçekleştirmiş. Burada önemli iki nokta var. Birincisi, yönetmenin yapmak istedikleri, düşündükleri kadar, küçük sahne ve L oturma düzenli küçük bir salonda aksaksız ilerliyor oyun. İkincisi ise oyun yaklaşık 2 yıldır sahneleniyor fakat yönetmen bizim izlediğimiz oyunda, oyunu izleyenler arasındaydı. Birçok defa sahnelenmiş oyununu hala izliyor olması, büyük bir artı puan. Prömiyere bile katılmayan nice yönetmen var ülkemizde.

Kuklacı, ufak tefek aksaklıkları olsa da başarılı bir yapım. Her ne kadar Kafe-Tiyatro konseptinde sahnelense de Ankara’nın eksikliğini çektiği alternatif tiyatro oyunları açısından az sayıdaki örnekten birisi olmuş durumda. Burada oyun metninin, sahne düzeninin etkisi büyük yukarıda belirttiğim
gibi. Bu nedenle tiyatroseverlerin izleme listesine almaları gerekiyor bu oyunu. Oyun düzenli olarak Kafe Tiyatro’da  sahneleniyor.

Son olarak önyargıyla yaklaştığım Kafe-Tiyatro konseptiyle ilgili, Kafe Tiyatro’da gözlemlediğim birkaç husus. Oyunun başlamasına kısa bir süre kala salona geldik. Bu yüzden yemek servisi var mı bilmiyorum fakat oyun öncesi ve arasında içecek servisi var. Tiyatro izlerken bir şeyler içmek değişik bir duygu. Bunu ticarete dökenlerden dolayı önyargılı yaklaşsam da Kafe Tiyatro gerçekten sahnede işin hakkını vererek yani olayın tiyatro ayağına önem vererek benim önyargılarımı kıran bir
mekân oldu.

Ali Uygur Selçuk

29 Eylül 2015 Salı

3 Şehir 3 Tiyatro 3 Oyun

Blog'daki son girdinin zamanına bakıyorum, 1.5 yıl olmamış bloga yazı yazalı. Bu süreçte 1-2 defa Solfasol'e yazı gönderdim, onun haricinde dava dilekçeleri ve 1-2 oyunlaştırma dışında galiba hiç bir yazı yazmadım. Blog epey boş kaldı. Bu yazıyla belki bu süreç de sonlanır. Kısa girizgahtan sonra yazının amacına gelelim. Geçtiğimiz Kurban Bayramı Atina'ya gitme fırsatım oldu. Atina, Yunan Kültürü deyince tiyatroseverlerin aklına gelecek pek çok şey var tabi. Benim de aklıma ilk gelen Antik Tiyatroda Yunanca bir oyun izlemek ne güzel olurdu düşüncesi idi. Şansıma gittiğim tarihlerde bu fırsatı yakaladım. Bu yazıda da gitme fırsatı bulduğum 3 farklı şehirdeki 3 tiyatro'ya dair bazı bilgiler vermek istiyorum. Zira izlediğim oyunlardan ziyade, oyunların sahnelendiği tiyatrolar özel ve etkileyici yerlerdi.

Shakespeare Globe Tiyatrosu - Londra/İNGİLTERE:



Orjinali Shakespeare ve arkadaşlarınca 1599 yılında kurulan Globe Tiyatrosu 1613'de bir yangında yok oluyor ve ertesi yıl yeniden inşa ediliyor fakat 1644 yılında tamamen yıkılıyor. 20. yüzyılda çeşitli girişim ve projelerle orjinal Globe Tiyatrosunun çok yakınına yine orjinal tiyatronun aslına sadık kalınarak bir tiyatro inşa ediliyor ve bu tiyatroya Shakespeare Globe Tiyatrosu adı veriliyor. Thames nehri kıyısında bulunan tiyatroda ağırlıklı olarak Shakespeare oyunları sahneleniyor. İçerisinde orjnial Globe Tiyatrosuna ait çizimler, bilgiler bulunan tiyatronun tiyatroseverleri son derece ilgisini çekecek bir hediyelik eşya dükkanı da bulunuyor. Bu dükkanda başta Shakespeare  ve Globe tiyatrosuna ait aklınıza gelebilecek her türlü ürün var.

Tiyatro orjinaline sadık olarak, küre şeklinde ve üstü açık olarak tasarlanmış. Sahne önündeki büyük açık alanda izleyiciler oyunu ayakta izliyor. Koltuklu kısımlarda ise fiyatlandırmalar kısımlara göre artıyor. En ucuz biletler ayakta izleme biletleri. Genellikle ayakta biletler için kampanyalar düzenleniyor ve insanların ucuza oyun izlemesinin önü açılıyor.



4 yıl önce bu tiyatroda Shakespeare'in Much Ado About Nothing oyunun izleme fırsatı buldum. Biletim ayakta izleme yerindendi ve o zamanlar bilet fiyatı 4 pounddu. (Güncel kurla 20 lira civarı bir rakam ediyor) Haaytımda izlediğim ilk yabancı dilde oyun olmasının yanı sıra tiyatronun yapısı, İngilizlerin oyun anlayışı beni çok etkilemişti. Öncelikle tiyatronun üstü açık olmasının da etkisiyle, oyun öncesi fuaye alanında çok sayıda yiyicek ve içecek standı bulunuyor. İnsanların oyunu izlerken bir şeyler yiyip-içmeleri bize ne kadar garip gelse de onlar içim oldukça normal.  

Globe Tiyatrosunda bir Shakespeare oyunu izlemek büyük şanstı çünkü bu tiyatronun asıl prodüksiyonları Shakespeare  oyunları üzerine. Sahne inanılmaz büyük. Hem enine hem derinlemesine hem de dik olarak sahnenin bütün imkanının kullanıldığı bir tiyatro. İngiliz aksanını algılamak anlamak zor olsa da oyunculuklar çok başarılıydı. Yine bizde olmayan bir tiyatro anlayışı ve geleneksel Shakespeare tiyatrosuna sadık kalınarak, izleyiciler sadece komik olaylara değil, üzücü, korkutucu vb. gibi her türlü olaya da reaksiyon gösteriyor. Komik sahnelerde güldükleri gibi, kötü karakter sahneye girince onu yuhalıyor hatta yer yer bir şey fırlatabiliyorlar. Yine izleyicinin şaşırtıcı bir olay olduğunda şaşırma efekti ya da korkunç bir olayda korkma efekti vermesi de oldukça şaşırtıcı gelmişti bana.



Oyunu izleme şekli de hayatımdaki en ilginç deneyimlerden birisiydi. Kimi izleyici biletlere daha çok para vererek uzaktan ama oturarak oyunu izlemeyi tercih ederken kimisi de az para ödeyerek ayakta ama sahneye çok daha yakın bir şekilde oyunu izlemeyi tercih etmişti. Koltuklarda oturmadığım için oradaki atmosfere bir şey diyemem. Fakat sahnenin çok yakınında belki onlarca kişiyle ayakta oyun izleme deneyimi oldukça enteresandı.

Netice olarak mimari açıdan, oyun kültürü açısından Shakespeare ve İngiliz Tiyatrosuna dair pek çok şey bulunabilecek bir tiyatro burası. Cabası izlenilen yapımlar da son derece ve kaliteli oluyor. Yolu Londra'ya düşen bir tiyatroseverin oyun izlemese de sahneyi ve tiyatroyu görme açısından uğraması gereken bir lokasyon Globe Tiyatrosu.

Odeon of Herodes Atticus - Atina/YUNANİSTAN:



İsadan Önce 161 yılında Herodes Atticus tarafından karısının anısına yaptırılan bu antik tiyatro Atinanın merkezindeki meşhur antik şehir Akropolis'in sınırları içerisinde yer alıyor. 20. Yüzyılın ortalarından itibaren çeşitli etkinliklere ev sahipliği de yapan bu yapıyı Akropolis ziyareti esnasında görmek mümkün. Atina seyahatimizde tesadüfen denk gelmesi üzerine bu tiyatroda Yunanistan Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Euripides'in Troyalı Kadınlar oyununu izleme fırsatı buldum.

Atina'da, bir antik tiyatroda, bir tragedya izleme düşüncesi her tiyatrosevere cazip gelecek bir düşünce olsa gerek. Her ne kadar Yunanca olduğu için oyunu okumadıysanız bir şey anlamayacak olsanız da tiyatronun evrensel unsurlarından ötürü bu bir sorun olmayacaktır. Ne var ki benim izleme fırsatı bulduğum oyun teknik açılardan son derece sıkıntılar içeriyordu. Işık kullanımı belki de antik tiyatronun yapısından ötürü son derece başarısızdı. Reji adına sahnede neredeyse hiç bir şey yoktu. Bütün bunlara rağmen bu antik tiyatroda oyun izleme deneyimi yine de muhteşemdi.



Oyunun olduğu gün çiseleyen yağmur, gökgürültüleri eşliğinde ve ışıklandırılan parthenon'un devasa yapısı altındaki atmosferi kelimelere dökmek zor. Antik Tiyatronun kapasitesinin kaç kişi olduğunu bilmiyorum ama kötü hava şartlarına rağmen tiyatro neredeyse tamamen doluydu. 10 ila 35 euro arasında değişen bilet fiyatları Türk parasına çevrilince bir hayli fazla olsa da, Zor günler geçiren Yunanistanda dahi tiyatronun doluluğu sanata verilen önemi gösteriyor kuşkusuz.

Oyundan beklediğimi bulamasam da, Sanat konusunda da kültürlerimizin yunanlılar ile ne kadar örtüştüğünü gördüm. Tabi bizde olmayan bazı ilginçlikler de mevcuttu. Mesela tiyatrodaki görevliler telefonlarıyla uğraşan kişileri fotoğraf çekmeseler dahi anında uyarıyorlardı. Bunun telefonun ışığının yaratacağı kötü görüntü nedeniyle olduğunu düşünüyorum. Yine yağmur biraz şiddetini arttırdığında çıkarılan şemsiyeler ortaya ilginç bir görüntü koydu zira şemsiyeler nedeniyle kimse önünü göremiyordu.



Sonuç olarak oyunu okumadıysanız da hiç bir fikriniz yoksa bile bu tiyatroda bir oyun yakalarsanız muhakkak gidin. Zaten eğer akropolisi ziyaret edecekseniz bu tiyatroyu çıplak halle görme fırsatı bulacaksınız. Fakat gece karanlıkta, parthenon'un ışıkları altında bir atmosferde oyun izlemenin nasıl bir şey olduğunu sadece deneyimleyerek elde edebilirsiniz.

Minack Theatre - Penzance, Cornwall/İNGİLTERE:



İngiltere'nin Cornwall bölgesinde bulunan bu tiyatro dünya üzerindeki en eşsiz manzaraya sahip tiyatrolardan birisi olarak yer alıyor. Okyanus kenarında kayalıkların üzerine inşa edilen bu açık hava tiyatrosu, sadece tiyatro olarak değil manzara olarak da ziyaretçilerine çok şey vaad ediyor. İlk kez 1932 yılında oyun sahnelenen tiyatroda günümüzde çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Bölgede sırf bu tiyatroya gelenler için konaklayabilecekleri oteller dahi mevcut.

Masmavi okyanusa bakarken, dağlar arasında ve kayalıklar üzerindeki bu tiyatroda eşsiz manzaraya doğru oyun izlemek gerçekten inanılmaz bir deneyimdi. Havanın rüzgarlı olduğu dönemlerde dalgalar suları sahneye dahi taşıyabildiği bu tiyatroda 4 yıl önce Çatıdaki Kemancı müzikalini izledim. Müzikal son derece başarılıydı. Sahnenin kullanımı, oyunculuklar dört dörtlüktü. Fakat yukarıda belirttiğim üzere bu tiyatronun asıl olayı inanılmaz ambiyansı.



Oyunu izlediğim gün havanın kapalı ve hafif yağmurlu oluşu, rüzgarın yer yer şiddetlenen dalgalar yaratması bu güzel ambiyansı bir derece daha arttırdı. Tiyatronun bulunduğu bölge İngiltere'nin belki de çok da turistik olmayan bir bölgesi olsa da yine de yolu düşenlerin kaçırmaması gereken bir yer. Yine belirttiğim gibi oyun olmasa dahi sadece manzarayı ve yapıyı görmek için bile bu tiyatroyu görmeye değecek kadar güzel.