tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2021 Cuma

Geyikler Lanetler Dramaturgi Notları

SAHNE DÜZENLEMESİ:

1. Sahne:

Birinci sahne öndeyiş ismini taşımakta ve anlatıcının oyun boyunca göreceğimiz hikayeye başlangıç yaptığı sahnedir. Bu sahnede anlatıcı hikayenin kişilerini, hikayenin geçtiği yeri tanıtır ve hikayeye dair ufak ip uçları verir. Bu sahne aslında son sahne ve ara sahneler ile birlikte düşünülebilir. Anlatıcının hikayeyi anlattığı zaman şimdiki zamandır ya da geniş zamandır ve anlatılan hikaye geçmişe dair gerçek ya da düştür. 

İlk sahnede ayrıca oyun boyunca önemli bir yere sahip intikam cinleri de görünür ve anlatıcı onları tanıtır. Anlatıcı şöyle der: “Şunlar cinlerdir. Oyun cinleri. Yazgı cinleri. Herkesi, her şeyi görürler. Ve kimseye görünmezler.” Cinler sahiden de oyun boyunca 4 kuşağın yaşadığı her yazgıda başrol üstlenirler, oyun karakterlerinin suretine girerler. 

Anlatıcıya dair tek betimleme elinde uzun bir çubuk tutmasıdır. Bu çubuk Meddahların tuttuğu baston veya asa için bir gönderme olabilir. Anlatıcı bir nevi, geleneksel tiyatrodaki meddahtır.

Anlatıcı hikayenin ne zaman geçtiğini söyler. Hikayenin geçtiği zamanın belirgin bir hali yoktur, geçtiği zamanın önemi yoktur. Dahası hikayenin gerçekten geçip geçmediğinin bir önemi yoktur. Anlatıcı bunu, bir tek zaman vardır Asya’da Geniş Zaman olarak anlatır.

Anlatıcı oyunun geçtiği kasrı betimlerken, şimdiyse taş taş üzerinde kalmamış, derler ki geyikten ve lanettendir der. Bu oyun boyunca görülecek ana çatışmaya dair bir ipucudur. 

2. Sahne:

Anlatıcının anlattığı hikayelerde oyun arabalarında oyunlar sahnelenir. Bu sahne ilk oyundur ve ismi Kesikbaş’ın İntikamıdır. Eğer Sidarın sünnet düğününü şimdiki zaman olarak kabul edecek olursak bu sahne geçmiş zamanda geçer. Bu sahnenin geçtiği zamanda Kasım 7 yıldır kayıptır ve annesi Cudana onun yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için lanetlediği eşi Mustafa’dan bilgi almak ister. Mustafa ölmüştür ama sonsuza kadar olanları görmekle lanetlenmiştir. Sahne başlangıcı Hazer Bey tarafından yapılan kasrın yedi kat dibindeki mahzende geçer.

 

Sonraki bölümde Kasımın oğlu Bakır görünü ve eşi Süveyda görünür. Cudana Süveyda’ya Kasım’ın öldüğünü haber verir ve töre gereği Kasım’ın ikiz kardeşi Nasırla evlenmesi gerektiğini söyler. 7 yıldır Kasım’ın yolunu gözleyen ve onun öldüğüne inanmayan Süveyda, Kasım’ın öldüğüne inanmaz sevdasını söyler. Burada oyundaki çatışmalardan biri olan töre x aşk bize gösterilir. Ancak Süveyda ne kadar severse sevsin, töreye karşı söz etmez ve törenin emrine uyar.

Sahnede Süveydayı bir çiçek büyütürken görürüz. Süveyda bu çiçek solmadıkça Kasımın ölmediğine inanmaktadır. Cudana ise Kasım’ın öldüğünü düşünerek çiçeği söker. Bu bir nevi önsemedir. Çünkü Cudananın hareketleri ve eylemleri Kasım’ın ölümüne sebep olacaktır. Oysa daha ilerde Cudananın öğreneceği üzere oğlunun ölüp ölmediğinin habercisi aslında gözlerindedir ancak Cudana henüz bunu bilmemektedir. Kendi lanet okuması kendini kurban edecektir, ileride bir oğlu katil diğeri ise ölü olacaktır.

Sahne sonra şimdiki zamana Sidar’ın sünnet törenine gelir. Burada Bakır, Cudana ile yüzleşir. Mustafa’nın kesikbaşının aslında Kasım’ın öldüğünü söylemediğini belirtir, Cudana ise bunu inkar eder. Bu sahnede uzaktan Kasım beyaz bir at üzerinde görünür.

Sahnenin sonunda oyun boyunca göreceğimiz gibi gerçekle düş arasında geçmişle gelecek arasında bir yanılsama yaşar Cudana ve geleceği görür. Sidar’ın sünnet töreninin haberini alır. Yazar burada bunun gerçek mi düş mü olduğunu okuyucuya/izleyiciye bırakmıştır anlatıcının ilk sahnedeki sözleriyle.

3. Sahne:

Bir oyun arabası sahnesinde, Kerbela’ya atıfta bulunulur. Kerbala savaşı İslamda Sünnilik ve Şiilik mezheplerinin ortaya çıkmasına ya da kuvvetlenmesine neden olmuştur. Bu sahnede Hasan ve Hüseyin’in ölümünden sonra cam kasedeki Kerbela toprağının kan kesmesi ile Kureyşa’nın ilk kanı içmesi arasında benzerlik kurulabilir.

4. Sahne:

Bu sahne uzak geçmiş zamanda geçmektedir ve 4 kuşağı anlatılan hikayede 2. Basamakta olan Hazer Bey ile Kureyşa vardır. Bu sahnede Mustafa’nın bir geyiğe aşık olması onlar tarafından konuşulur. İkisi ne yapacaklarını bilemez halde efsunculara başvururlar, efsuncular geyiği insana çevirecektir. Hazer Bey ile Kureyşa bu plana onay verdiklerinde intikam cinlerinin kahkahası duyulur. Çünkü bu efsun bir lanet getirecektir. Oyundaki temel motiflerden biri olan ve her kuşakta farklı şekilde ama aynı sonuca yani ölüme sebebiyet olan lanet geyiğin insana yani Cudanaya dönüştürülmesi ile ortaya çıkacaktır.

Sahnenin devamında görülen berber zaman ötesi bir yerden gelmektedir. Çünkü hem geçmişten hem de öldüğü zamandan sonrasından bahsetmektedir.

Sahnenin devamında kronolojik olarak biraz daha geriye gidilmiş ve Mustafanın geyiğe aşık olduğu av anlatılmıştır.

5. Sahne:

Bu sahnede Cudana geyikten insana dönüştürülmüştür ancak insan özellikleri hala tam daha yoktur. Mustafa onun ağzına tükürür Cudana dile kavuşur. Bu dil ileride Mustafayı lanetleyecek dildir.

6. Sahne:

Bu sahne uzaktan geçmiş zamanda geçmektedir. Sahnenin başında Kureyşa bir geyiğin ulumasını duyar. Bu uluma ilk lanete ilişkindir. Çünkü zamanında Hazer Bey hamile bir geyiği öldürmüş ve töresi gereği kanını saklamıştır. Kureyşa bu ölümün ulumasını duymaktadır. Bu sahnede Hazer Bey ilk kan konusunda şöyle der: “Töremize karşı mı duraydım? Töremizdir. Bilmez gibi konuşursun. Yurt tuttuğun yerin kurbanını almazsan eğer, o yer haram olur sana.”

Burada aslında töreyle törenin çatışması da vardır. Çünkü Hazer Bey babasına ve töresine karşı gelerek başka aşiretten olan Kureyşa ile evlenmiş, aşiretini ikiye bölmüş ve göçer toplumdan yerleşik topluma geçmiştir. Hazer Bey töresine karşı gelmiştir ancak sonrasında ise töresine sıkı sıkıya bağlı kalarak bir çatışma, ironi oluşturur. Bu tüm kuşaklarda görünen bir ironidir.

Bu sahnede Kureyşa’nın da uzun zamandır erkek çocuk sahibi olamadığını öğreniriz. Bu da bu 4 kuşağın bir lanetidir. Kureyşa bunu ilk kana bağlar, lanetlendiklerini söyler. Hazer Bey bu laneti, ulumaları uzak tutmak için oyuna konu kasrı yaptıracağını söyler.

Sahne devamında bir zaman atlaması yaşanır ve Cudana ile Mustafayı görürüz. Cudana düşlerinde kendini bir geyik olarak gördüğünü söyler ve uzakta bir çocuk ağlaması duyduğunu. Lanet budur ki insana ağlama sesi geyik uluması, geyikten insana dönüşen Cudana içinse çocuk ağlaması olarak gelmektedir.

Sahne devamında yine düş üstü bir sahne görürüz ve Hazer Bey babasının hayaletini görür. Babası, Hazer Bey töreye aykırı geldiği için onu lanetler. Sadece onu değil oğullarını da lanetler. Bu da ilk lanettir. Hazer Bey’in babasının bu laneti töreye karşı gelen oğluna verildiği için burada töre x birey çatışmasından bahsedebiliriz. Hazer Bey’in töreye karşı gelmesinin tek sebebi aşk değildir. Aşk, iktidar bunların hepsi birer motifdir onun için.

Sahnenin devamında Kureyşa ilk kanın olduğu şişeyi intihar amaçlı içer ancak hamile kalır. Geyik kanını içip hamile kalması ileride oğlunun da bir geyiğe aşık olmasına neden olacaktır. Kureyşa bilmeden laneti sürdürür.

7. Sahne:

Bu sahnede anlatıcı Hazer Bey tarafından yapılan kasrın temellerine, kasrı yapan mimarın kollarının kesilip konulduğunu söyler. Hazer bey bunu kasr’daki gizleri saklasın diye yapıldığını belirtir.

8. Sahne:

Bu sahne Hazer Bey’in geyiklerin olduğu ormana ilk geldiği ve burayı yurt olarak edinmeye karar verdiği sahnedir. Uzak geçmiş zamandır. Ayrıca intikam cinleri uzun zamandır kötülük yapmadıklarından bahisle, ortalığı karıştırmak için planlar yaparlar. Bu cinler sadece okuyucuya/izleyiciye gözükür. Mümkündür kü bu cinler aslında oyun kişilerinin hırslarını, arzularını, bencilliklerini sembolize ederler.

Sahnenin devamında Mustafa ile Cudananın arasının açıldığını görürüz. Cudana bunu uzun zamandır erkek çocuk doğuramamasına bağlar ve doğum yapamamasını bir lanete bağlar. Cudana, Kureyşa’nın yönlendirmesiyle üstündeki gizemi çözmek için bir falcıya yönlendirilir. Burada yine aslında aşk ve törenin bir çatışması vardır. Cudana aşkı için her şeyi yapmaya hazırdır ve yapması gereken en önemli şeyin törenin gereklerinden olan erkek evlat vermek olduğunu düşünür.

9. Sahne:

Hazer Bey’in ölümünün anlatıldığı sahnede Hazer Bey’in oğlu tarafından öldürüldüğünü görürüz. Bunu aslen Hazer Bey istemiştir. Ağır hastadır ve yaşadıkça azap çekmektedir. Mustafa bu isteğe önce yanaşmasa da sonrasında kabul eder. Hazer Beyi yıllar boyu oğlu tarafından öldürüleceğini düşünmüş bunun paniğini yaşamıştır. Bu da aslında töre x iktidar çatışmasının bir göstergesidir. İronik olan ise, düşündüğü gibi oğlu tarafından öldürülmüştür ancak bunu kendi istemiştir.

10. Sahne:

Cudana bu sahnede kendi ile ilgili gerçekleri yani geyik olduğunu öğrenir ve bir erkek çocuk sahibi olabilmek için gerekli olanın geyik gözlerinden kurtulmak olduğunu duyar. Ayrıca Cudanaya geleceği de söylenir ve iki erkek sahibi olacağı belirtilir.

Cudana aşkı için gözlerinden fedakarlık yapmayı kabul eder. Cudananın gözleri efsuncular tarafından dağlanırken, doğurgan hale getirilmiştir. Cudana aşkı için törenin gereklerini yerine getirirken büyük bir fedakarlıkta bulunur bu eylemiyle. Bir nevi gözlerini aşk için ama töre nedeniyle feda etmiştir. Bu da aslında okuyacağı lanetlere  sebep olacaktır.

Sahnenin devamında Cudana ile Mustafanın çocukları olmuştur. Ancak Mustafa onunla yakınlaşmamış aksine oğullarına daha fazla ilgi alaka gösterir olmuştur. Cudana burada öfke ve kıskançlık dolar, rüyalarında oğullarını öldürür, gözlerine kavuşur ve Mustafa ile tekrar aşk yaşar. Sahnenin devamında Cudana 9 tane lanet okur. Bu lanetler sadece Mustafaya yönelik değil, oğullarına, aşiretine de yöneliktir. Dolayısıyla bu lanet Cudananın kendisine de etki edecektir.

Burada hırs, kıskançlık gibi duygularla sağlıksız beslenen bir aşk duygusunun, ebeveynlik, eşlik duygusuyla çatışması vardır. Cudana bu kıskançlıktan kendi çocuklarını bile görmez olur, lanet okur.

Sahnenin devamında Cudananın lanetleri gerçekleşmeye başlar. Mustafa Bey’in oğulları Kasım ve Nasır cinlerin oyununa gelerek geyik zannettikleri babalarını öldürür. Burada iki önemli nokta vardır. İlki hiç kuşkusuz Cudananın lanetinin tutması, çocuklarının baba katili olmasıdır. İkincisi ise oyun boyu geyiklerin öldürülmesi üzerinden verilen, hırs, aç gözlülüğün masumiyeti yok etmesidir. Burada hırs ile gerçek arası bir çatışma vardır. Çocuklar cinlerin oyununa gelir, av hırsıyla gerçekten uzaklaşır ve vurduklarının babaları olduğunu fark etmez. Bu sahnede yine Kerbala atfı bulunur.

Sahne devamında Mustafa, Kesikbaşa dönüşür ve Cudananın lanetindeki gibi gözleri açık bir halde ölü olmasına rağmen her şeyi algılamaya devam eder.

11. Sahne:

Kasım ile Nasır yeşil renkli bir oyun arabasını bilinmedik yöne doğru şarkı söyleyerek iterler.

12. Sahne:

Süveyda ile Nasır’ın gerdek gecesini görürüz. Yakın geçmiş zamanda geçen bu sahnede Nasır gerdek odasına cinlerin oluşturduğu labirentleri aşarak ulaşır. Bu sahnede Süveyda gerçek ile düş arasında kalarak Kasımla karşılaşır, Kasım’ın ölmediğini öğrenir. Yine sahne devamı boyunca Kasım ile Süveydanın geçmişte nasıl tanıştığını, aşık olduğunu görürüz.

13. Sahne:

Bu sahnede Süveyda gerçek üstü bir düş halinde bedeninin Nasır ile değiştiğini görür

14. Sahne:

Kasım artık geri dönmüştür ancak Nasır hem aşiretin beyi olmuş hem de Kasım’ın karısı Süveyda ile evlenmiştir. Aşiret kuralları gereği ikisinden birinin ölmesi gerekmektedir. Bir aşiret mahkemesi kurulur ve mahkemede bir daire çizilerek Kasım ile Nasır ölümüne mücadeleye girerler. Çizilen daire, Mahmud ile Yezida’daki gibi kutsaldır. Mücadeleyi Nasır kazanır, Kasım ölür. Kasım öldüğü gibi Cudananın sağ gözü tekrar görmeye başlar. Böylece Cudana başından beri Kasım’ın ölüp ölmediğini anlamak için aradığı cevabın gözlerinde olduğunu anlar. Oğulları yaşadığı müddetçe dağlı gözlerinden biri, bir oğlu ölünce açılmıştır. Yaşanan tüm bu felaket, kıyım, ölümler onun suçudur.

15. Sahne

Bir boşlukta geçen sahnede Sidar, anlatıcının ağazından konuşur. Artık bey o olmuştur. Geçmişte yaşanılan acıları bir oyun zannettiğini söyler, sonra gerçeği öğrendiğini belirtir.

ZAMAN BOYUTU:

Oyunun ne zaman geçtiğine dair kesin bir bilgi yoktur. Yazar anlatıcı ağzından anlatılan hikayenin geçtiği zamanın önemsiz olduğunu belirtir. Belki binlerce yıl önce olmuştur, belki ise daha dün olmuştur.

Oyun kronolojik olarak ilerlemez. 4 kuşağın hikayesinin anlatıldığı oyunda şimdiki zaman için Sidar’ın sünnet düğünü diyebiliriz. İlk sahneden itibaren zaman atlamaları yaşanır. Bu zaman atlamalarının bir kısmı gerçektir, bir kısmı ise düştür. Yazar neyin gerçek neyin düş olduğunu izleyiciye bırakmıştır.

Oyundaki kuşaklar ve kronoloji kısaca şöyledir:

İlk Kuşak: Hazer Bey’in babasıdır. Biz onun sadece hayaletini görürüz. Yaşananları ya hayaletin ya da anlatıcının ağzından dinleriz.

İkinci Kuşak: Hazer Bey ve Kureyşa’dır. Bu kuşakta geçen kısımlar uzak geçmiş zamandır.

Üçüncü Kuşak: Hazer Bey’in oğlu Mustafa ve eşi Cudananın zamanıdır. Bu kısımlara ilişkin zaman yakın geçmiş zamandır.

Dördüncü Kuşak: Mustafa ve Cudananın oğulları Kasım ve Nasır’ın ile eşleri Süveydanın olduğu zamandır. Bu zaman dilimi daha yakın geçmiş zamandır.

Nasır’ın oğlu Sidar son sahnede gelecekten bize seslenir.

Oyun boyunca kronoloji düz ilerlemediği gibi oyun karakterlerinin kimisi gerçek üstü sahnelerle çocukluk halleriyle yan yana gelir, daha doğmamış kişiler oyun karakterlerine görünür.

UZAM BOYUTU:

Oyundaki sahneler, oyun arabalarında sahnelenmektedir. Bu oyun arabaları hikayeyi anlatmada bir aracıdır. Oyun arabalarının ne olduğu ve neye hizmet ettiği bizlere anlatıcı aracılığıyla şu şekilde anlatılır:

“Eskiden çok eskiden meydanlara, avulara, büyük kasırlara, konaklara süslü tenteler içinde oyun arabaları gelirdi. Tarihten gelen oyun arabalarıydı bunlar. (..) Konakladıkları yerin zamanını oynarlardı. Aşiretlerin ve kavimlerin geçmişlerini, geleceklerini oynar giderlerdi.(..)

Oyun arabalarında veya oyundaki sahnelerde kasr ve orman önemli bir yer taşımaktadır. Kasr bir güç göstergesi olarak, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir yapı olması için Hazer Bey tarafından inşa edilmiştir. Bu kasr hem eşsizdir hem de sırları saklamak içindir. Bu yüzden Hazer Bey tarafından kasrın mimarı öldürülmüş, elleri kesilerek kasrın temeline atılmıştır.

Hazer Bey’in aşiretinin yerleştiği orman geyiklerin ormanıdır. Zaten lanetler Hazer Bey’in babasının töresine karşı gelmesi ve bu diyara yerleşmesiyle başlar. Orman güzeldir, el değmemiştir ancak başkasının yuvasıdır. Başkasına ait bir yuva işgal edilmiş, masum canlar töre gereği alınmıştır. Bu da felaketlere, gelecekteki lanetlere yol açmıştır.

İLİŞKİLER:

Hazer Bey - Babası

Bir baba oğul ilişkisi. Ancak Hazer Bey, Aşiretin lideri olan babasına ve aşiretin töresine karşı gelmiş, başka köyden bir kadınla evlenmiş, aşiretini ikiye bölerek oradan ayrılmış ve göçer hayattan konar hayata geçmiştir. İkisi arasında aslında baba-oğul arasında görülen iktidar hırsı vardır. Babası yaptıklarından dolayı oğlunu lanetler.

Hazer Bey – Kureyşa

İkisi birbirine sevdalıdır ancak Kureyşa bir erkek oğul veremediği için Hazer Bey’e mahcuptur. Bu mahcubiyeti giderek artar. Törenin gerekliliği belki de ağır basar ve ölmek için ilk kanı içer ancak hamile kalır. İkisi arasındaki aşk derindir. Hazer Bey eşinin ölümünü rüyasında görür/hisseder. 

Hazer Bey – Mustafa:

Hazer Bey babasıyla yaşadığı sorunu oğluyla yaşamadıysa da korkmuştur. Yıllar boyunca onun tarafından öldürüleceğini düşünmüştür. Hasta yatağına düştüğünde ise oğlunun onu öldürmesini istemiştir. 

Cudana – Mustafa:

Cudana Mustafaya derin bir sevda ile bağlıdır. Mustafa’nın ise aslen aşık olduğu Cudana değil geyiktir. Yıllar boyu çocuk sahibi olamazlar ve bu yüzden Cudana, Mustafanın kendinden uzaklaştığını düşünür. Onu tekrar kazanmak için büyük bir fedakarlık yapar ve geyik olan halinden tek geriye kalan şey olan gözlerini, hamile kalmak uğruna dağlatır. Bu eylemi ise Mustafa’yı ondan daha da uzaklaştırmıştır. Cudananın sevdası giderek kıskançlığa dönüşür. Kendi oğullarını ve Mustafa’yı lanetler 

Cudana – Oğulları:

Cudana onlara da lanet okumuştur aslında. Onları kıskanmış rüyalarında onları öldürmüştür. Belki isteyerek belki istemeyerek birinin katil diğerinin maktül olmasına neden olmuştur.

Kasım-Nasır

İkiz kardeş olarak aynı kadınla evlenmişler, aşiretlerine beylik etmişlerdir. İkisi birden aşirete fazlalık olmuştur. Çocukken birbirlerini sever sayarken, töre karşısında bu sevgilerini feda etmişlerdir 

TEKRAR EKSENLERİ:

Geyik: Çoğu mitolojide saflık, ölümsüzlük simgesidir. Bu nedenle oyunda kullanılan geyiğin öldürülmesi imgesi saflığın kirletilmesi, büyük bir günah işlenmesi anlamına gelebilir. Hazer Bey hamile bir geyiği öldürmüştür, bu kuşku yok ki Kureyşa tarafından da dile getirildiği üzere büyük bir günahtır. Sonrasında oğulları bir geyiğe aşık olmuş, efsun ile onu kadına dönüştürmüşlerdir. Yani bir geyik daha kurban edilmiştir. Töre gereği 15’ine basan delikanlılar kan akıtmak için ava çıkarken Kasım ile Nasır bir geyik zannederek babalarını vurarak öldürürler.

Sadece geyiğin öldürülmesi değil, geyiklerin yuvasının da işgali oyunda işlenmektedir. Bu 4 kuşağın üzerindeki lanetin sebebi bu olabilir.

Lanet: 4 kuşak boyunca süren bir lanet vardır. İlk lanet Hazer Bey’in babası tarafından oğluna yöneliktir. Sonrasında Hazer Bey hamile bir geyiği vurur, eşi Kureyşa bu ilk kanı içer ve hamile kalır. Bu hamilelikten olma Mustafa bir geyiğe aşık olur, o geyik insan suretine çevrilir ancak aşkı sönen Mustafaya 9 lanet okur.

Ağu: Zehir anlamına gelen bu söz oyun boyunca sık tekrarlanır. Kimi zaman karakterlerin bakışında, kimi zaman göğüsündeki sütte, kimi zaman ise havada asılıdır. Kişisel hırslar, zevkler insanları zehirler, zehirlemektedir.

Cinler: kötülük peşindedirler ancak oyun kişilerine görünmezler. Bazen onların dilinden konuşurlar, bazense kendi planlarını ortaya koyarlar. Ciner yaşanan kötülüklerin sebebi değil, aracıdır. İnsanların içindekileri ortaya koyar.

SONUÇ, ÇATIŞMALAR, DÜŞÜNCELER:

Geyikler Lanetler oyunu, Mezopotamya üçlemesi içerisinde en simgesel, derin anlamlı oyun olarak karşımıza çıkıyor. Törenin yarattığı tahribat bu oyunda daha farklı bir bakış açısıyla işlenerek insanların hırsları, kıskançlıkları ekseninde harmanlanıyor. Töre oyunun yine başrolünde ancak karşımıza bu sefer Mahmud ile Yezida oyununda olduğu netliği ile çıkmıyor. Töre, Hazer Bey’in babasına baş kaldırması ama sonrasında uğrunda bütün bir soyunu lanetlemesi ve bu durumun devam etmesi şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu oyunda karakterler imkansız bir aşkı yaşamıyor. Aşıklar kavuşuyor, sevgilerini yaşıyor ancak töre karşısında bu yeterli olmuyor. Töre bir noktada yine karanlık yüzünü ortaya çıkararak ölümü beraberinde getiriyor.

Mungan’ın üçlemedeki ilk iki oyunundan farklı olarak yaşanan çatışma somut bir olay örgüsünden değil, gerçek üstü, zaman üstü kavramlarla ortaya çıkıyor. Töre karşısında insanın bireyselliği diğer oyunlara göre önce zafer kazansa da, akıtılan geyik kanı, aşkın kıskançlık, hırs boyutuna ulaşması ile kendi çocuklarına dahi lanet yağdırabilecek bir anne gibi kavramlarla daha soyut ve zamandan, mekandan bağımsız bir hale geliyor.

Bana göre oyundaki en temel çatışma insanoğlunun bencilliği x saflık duygusunun çatışması. İnsanoğlunun bencilliği sadece töre ile değil, örneğin Cudananın yaşadığı kıskançlığı da kapsayan geniş bir kavram.

Bernarda Alba'nın Evi Dramaturgi Raporu

1.TEMEL BİLGİLER:

Oyunun Yazıldığı Yıl – İlk Sahnelenişi: 1936-1945

Türkiye’de Oyuna Dair Önemli Temsiller: 1961 yılında Mahir Canova; 1991 yılında Ergin Orbey; 2004 yılında Ayşe Emel Mesci Rejisiyle Devlet Tiyatroları bünyesinde, 2007 yılında Engin Alkan rejisiyle İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde sahnelenmiştir.

Oyun Yazarının Kısa Yaşamöyküsü: Oyunun Yazarı Federico Garcia Lorca 1898-1936 yıllarında yaşamış, Çağdaş İspanyol Edebiyatının en önemli yazarlarından birisidir. Yazar yaşam süresi boyunca çok önemli şiirleri ve tiyatro oyunlarını kaleme almıştır. Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi oyunları Endülüs üçlemesi olarak adlandırılır ve yazarın başyapıtı olarak kabul edilir. Lorca, 1936 yılında İç Savaş arifesindeki İspanya’da Franco’nun adamları tarafından öldürülmüş ve ölümü sadece geride bıraktığı yapıtlarıyla değil, siyasi olarak da büyük bir etki yaratmıştır.

Oyunun Yazıldığı Dönemin Siyasi ve Toplumsal Yapısı: Oyunun yazıldığı dönemde İspanya mutlak monarşi düzeninden bireylere hem demokratik hem de medeni haklar veren bir cumhuriyet düzenine geçiyordu. Ancak bu geçiş pek çok ideolojik çatışmanın başlamasına yol açmış, İspanya bir iç savaşın eşiğine sürüklenmişti. Nitekim kısa bir süre sonra da uzun yıllar sürecek iç savaş başlayacaktı. Dönemin toplumsal yapısında İspanyol halkı toprağa büyük ölçüde muhtaçtı ve diğer Avrupa ülkelerinin aksine medeni haklar ve modernleşme anlamında epey geride kalmıştı.

Dönemin Sanat Anlayışına Bağlı ve Oyunun Etkilendiği Akımlar: Gerçeküstücülük akımı dönemi en çok etkileyen akımlardan birisi olarak Lorca’yı da etkiledi. Oyunlarında sürrealizm’in izlerine bolca rastlanmaktadır.

Oyunun Türü: Çağdaş Tragedya

2.SAHNE BÖLÜMLENMESİ

1.Perde (1. Sahne): Oyun, Bernarda’nın eşinin ölümü nedeniyle kızları birlikte kilisedeyken başlar. Bu sahnede Hizmetçiler arasındaki konuşma ile Bernarda karakteri Shakespeare oyunlarındaki gibi izleyiciye aktarılır. Bernarda’nın katılığı, kuralcılığı vurgulanır, evin kızları hakkında bilgi verilir. Sahne ev halkının ve komşularının ağıt için eve gelmesiyle devam eder. Sahne boyunca toplumsal kurallar ve töre hakkında bilgiler ediniriz. Bernarda ölen eşi için 8 yıllık ağıt tutulacağını, kızların bu sürede çeyizlerini hazırlayacağını söyler. Ayrıca Angustais’in, Pepe el Romano ile evleneceğini öğreniriz. Bu haberi alan Adela’nın şaşkınlık ve üzüntü yaşaması ona karşı duyduğu aşkı bizlere gösterir. Adela’nın başkaldırısını ilk olarak bu haberi aldıktan sonra görürüz. Adela, diğerleri gibi olmadığını ve ertesi gün yeşil elbisesini giyerek dışarı çıkacağını söylemektedir.

2.Perde (2. Sahne): 8 yıllık ağıt tutma süreci başlamış, evin kızları çeyizleri için çeşitli örgüler hazırlamaktadır. Bu sahnede özellikle baskılanmış kadınların gözünden erkekler ve evliliğin anlamları hakkında bilgi alırız. Ayrıca Angustais ile Nişanlı, Pepe el Romano’nun evden başka biriyle görüştüğüne dair imalar da yazar tarafından bizlere verilir. Adela karakteri bu sahnede başkaldırı yolunda biraz daha yüreklenmiş, sürekli olarak kendisini kontrol eden kardeşlerine isyan etmekte bu hareketleriyle de evdeki diğer kişilerin özellikle La Poncia’nın şüphesini çekmektedir. Bu şüpheler, Adela ile Pepe Romano arasındaki ilişkiyi bizlere doğrular, bu süre zarfında Martrio’nun da Romano’ya aşık olduğunu öğreniriz. Böylece hem törelere karşı hem de kardeşler arasında bir düğüm oluşmuştur. Sahne sonunda zina sonucunda doğan bebeğini öldürdüğü iddasiyla komşu bir kadın öldürülürken, Adela’nın da hamile olduğunu ve benzer bir kaderi yaşamaktan korktuğunu öğreniriz.

3.Perde (3.Sahne): Adela’nın aşkı uğruna töreye ve kardeşlerine baş kaldırması ve sevdalısı ile kaçmak için eylemde bulunmasıyla olaylar gelişir, gerçekleri öğrenen Bernarda, Angustais ile nişanlı Romano’nun Adela ile birlikte olduğunu öğrenince onu öldürmek ister ancak başaramaz. Romano’nun öldüğünü zanneden Adela intihar ederken, Bernarda onun ölümüne ağıt yakmaktan çok onun bakire olarak öldüğünü haykırmakta, törelerin önünde diz çökmektedir.

3.ZAMAN VE UZAM BOYUTU:

Bernarda Alba’nın Evi, Lorca’nın Endülüs üçlemesindeki diğer oyunlarında olduğu gibi 1900’lü yılların başında, İspanyol kırsalında geçmektedir. Bu yöreye ağır töreler, yazılı olmayan toplumsal kurallar hakimdir. Bu töreler ve toplumsal kurallar, baskıcı, otoriter, muhafazakâr Bernarda karakteri üzerinden anlatılır. Bernarda aslında o dönem kırsalda yaşayan ve törelere sıkı sıkıya bağlı halkın ve otoritenin bir yansımasıdır. Bernarda’nın kızları, birbirinden farklı karakterlere sahip olsalar da törelerle baskılanan bireyin acısını, arzularını ve özgürlük isteklerini sembolize ederler. Kızlar, farklı kişilik özellikleri gösterirler; ancak baskılanan, otoriterinin altında ezilen bireyin temsilcisidirler.

Evin hizmetkarları da aslında bu toplumsal baskıcılık içerisindeki bir başka hiyerarşiyi bizlere gösterir. Tüm toplumsal kurallar ve normlara ek olarak, Bernarda ve çalışanları arasında bir işçi-işveren ilişkisinden öte, sahip-köle ilişkisi vardır. Bernarda aile bağlarına önem verip yer yer kızlarını umursasa da asıl derdi töre ve toplumsal kurallarladır. Evin kızları son derece baskılanmış ve özgürlükleri kısıtlanmış olarak belki de annelerinden gördüklerinin acısını, evin hizmetkarlarına emir yağdırıp, onlara hakaret ederek çıkarmakta, kendi gördükleri baskıyı bir başkasına çektirmektedirler. Bu sınıfsal ayrım, toplumsal kurallarla iç içe geçmiştir. Nitekim Bernarda kızlarından birine sevdalanan oğlanın ailesi işçi diye bu ikisini evlendirmek istememiş ve “işçi ailesine kız vermem” demiştir. İşin ironik boyutu, sınıfsal hiyerarşi burada bitmemektedir. Yemek artıklarını almak için gelen Dilenci Kadını tersleyen Hizmetçi, dilenciye Köpekler de yalnızdır ama yaşarlar” (Sf. 136) demekte, onu aşağılamaktadır. Oyunda bu şekilde hem toplumsal cinsiyet kuralları ile baskılanmış kadının, hem de sınıfsal kurallarla baskılanmış işçi sınıfının ve dahası yiyecek yemeği olmayan fakir insanın acısı, birbirine olan hiyerarşik baskıcılığı anlatılır.

Oyuna adını veren Bernarda Alba’nın Evi oyunda dile getirildiği üzere bir manastır ya da hapishane gibidir. Yazar burada sadece sembolik bir anlatıda bulunmamış, kelimenin tam anlamıyla bir hapishaneyi tasvir etmiştir aslında. Çünkü evdekilerin dışarı çıkmaları yasaktır. Pencereden dışarı bakmaları dahi hoş karşılanmaz. Onlar, babalarının ölümü üzerine törenin getirdiği 8 yıllık bir yas süresince evde kalacaklar ve dışarı çıkamayacaklardır. Bu hapishane olgusu sadece oyun karakterleri için değil, okuyucular ve izleyiciler için de geçerlidir. Oyun hiçbir zaman evin sınırları arasına çıkmaz, dışarıdan bir sahne göstermez. Dışarıda olanlar ya söylenti ya da pencereden görme şeklinde izleyiciye aktarır. Bu hareketiyle Lorca bizleri de o hapishanenin duvarları içerisine almış, dışarıyı görmemizi istememiştir.

Hem gerçek hem sembolik bu hapishane anlatısında Evin ahırında duran ve duvarlara vuran at önemli bir metafordur. Kapatılan, özgürlüğü kısıtlanan bireyin çığlığını atın isyanıyla görürüz. Bernarda, oyunda belirttiği üzere atı çiftleştirecektir, çünkü doğacak yavrulardan geçim sağlamaktadır. Bu noktada at hem kapana kısılmış hem de toplumsal cinsiyet bakış açısına göre evde oturmaktan, çocuk doğurmaktan fazla bir işlevi olmayan kadını başarı ile temsil eder. Bernarda’nın at hakkındaki sözleri sanki Adele’yi anlatmaktadır. “At kapatıldığı için evin duvarlarını tekmeliyor.” (Sf. 174)

Toplumdaki törelerin oluşmasında hiç kuşkusuz dinin büyük bir etkisi olmuştur. Özellikle Orta çağ karanlığında başlayan kilisenin yozlaşması ile birlikte, din bireyler üzerinde bir korku öğesi ve otorite haline gelmiştir. Bernarda Alba’nın Evi’nde Hristiyanlığa çok sayıda gönderme bulunur. Örneğin, karakterler kiliseden eve geldiklerinde istavroz çıkarırlar, kilise çanlarının sesine oyunda gönderme yapılır, La Poncia, Bernarda’ya olan nefretini anlatırken “İsa’ya acı veren çiviler onun gözüne çakılır inşallah!” (Sf. 134) diyerek bedduada bulunur.

Oyunun trajik kahramanı olan ve sisteme, otoriteye başkaldıran bireyi sembolize eden Adela’nın, bu başkaldırıya kalkanların sonunun Hz. İsa’nın yaşadıklarına benzeyeceğine dair olan bir anlatı yapılarak sembolize edilmesi de oldukça ilginçtir. Adela, âşık olduğu Pepe el Romano ile kaçmak isterken arzusunu şu sözlerle ifade etmektedir: “… Namuslu geçinen erkekler peşime düşecekler, evli bir erkeğin metresine layık görülen dikenli tacı takacağım ben.” (Sf. 185) Bu dikenli taç metaforu ile topluma başkaldıran insanların sonu, açıkça anlatılmakta hem önseme yapılmakta hem de toplumsal ikiyüzlülük eleştirilmektedir. Nitekim İsa ile başkaldıran birey arasında kurulan benzerlik, dini bir göndermeden öte olarak, otoriteye karşı kitleleri peşinden sürükleyen kişinin otorite karşısındaki sonunu anlatmaktadır. Yazar, birey töre çatışmasında bireyin asla kazanamayacağını, acı törelerin her zaman kan alacağını bizlere bu şekilde önseme yoluyla aktarmıştır. Burada yapılan toplumsal ikiyüzlülük eleştirisi ise, dini mutlak bir otorite kabul eden toplumun, yeri geldiğinde töre kurallarını çiğneyen bireylere karşı inandıkları dini önemsemeyecek kadar gözlerinin döneceği, zamanında yapıldığı gibi, inandıkları dinin peygamberine uygulanan işkenceyi bu başkaldıran bireye karşı uygulayacaklarıdır. Dikenli Taç aynı anda hem İsa’da olduğu gibi başkaldıran bireyin gücünü, toplumu arkasından sürükleyebilme yetisini hem de törenin bu gücü bir çırpıda nasıl yerle yeksan edebileceğini, onu çaresiz hale düşürebileceğini göstermektedir.

Lorca, Bernarda Alba’nın Evinin dışını evin kızlarına ve izleyicilere göstermediği gibi oyunda hiçbir erkek karakteri de sahnede göstermeyerek, tek satır yazmadan çok fazla şey anlatmaktadır. Oyunda hiç erkek görünmemesi son derece önemli bir tercihtir ve anlatı açısından etkisi büyüktür. Bizler de o eve, Bernarda’nın kızları gibi kapatılmış ve hapsedilmişizdir. Bu şekilde izleyici de dış dünyayı sadece anlatılardan, pencerelerden görmekte, evin sınırları dışına asla çıkamamakta, töre kuralları gereği erkekleri görememekte, bu baskıyı, törenin saçma kurallarını, bizzat kendi yaşamaktadır.

4.TEKRAR EKSENLERİ:

Ölüm – Oyun bir ölümle başlamakta ve bir ölümle bitmektedir. Ölüm, töreye ve kurallara aykırı gelmenin tek sonucu, yazgısıdır. Adela, aşkı uğruna, toplumsal kuralları, töreyi karşısına almış, otoriteye isyan etmiştir. Bunun sonucu onun için ölüm olur. Pepe el Romano’nun, annesi ve kardeşi tarafından öldürüldüğünü zanneder ve intihar eder. Çünkü onu hayatta tutabilecek tek umut ışığının solduğunu düşünmüştür. Adela’nın bu eylemi sadece aşkını kaybetmenin karşısında bir refleks değildir, kaderinin ölüm olacağını zaten bilmektedir. Nitekim evlilik dışı ilişkisinden doğan oğlunu öldürdüğü iddiasıyla galeyana gelen halk Librados’ların kızını ölümüne linç ederken, Bernarda o kız için şöyle demektedir: “Yaptığının cezasını çeksin! Jandarmalar gelmeden işini bitirsinler! Günah işlediği yerinden kızgın kömürle dağlasınlar!” (Sf. 172). Adela bu sözleri duyarken karnını tutmaktadır, çünkü o da hamiledir yani annesinin söylediği günahı o da işlemiştir. Bu gerçek ortaya çıktığında kaderinin o kızdan farklı olmayacağını, töreye karşı gelenin sonunun mutlak ölüm olacağını bilmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri – Oyunda, kadın ve erkeğin toplum içindeki yeri sık sık dile getirilmekte ve toplumda kadının ne kadar baskılandığı, hor görüldüğünü gözler önüne serilmektedir. Bu toplumda, cinsiyetlerin rolleri ve görevleri katı sınırlarla çizilmiştir. O sınırların ihlal edilmesi demek büyük bir suçtur ve cezası muhtemel ki ölüm olacaktır. Bernarda kızlarına “Kadınlar kilisede rahipten başka kimseye bakmamalılar” (Sf. 138) diyerek kadının yaşayabileceği her türlü aşk, sevgi, arzu gibi duygulara bu toplumda yer olmadığını açıkça vurgulamakta, bir erkeğe bakmanın dahi büyük bir suç olduğunu aktarmaktadır. Yine Bernarda tarafından söylenen “Kadınların işi iğne ve ipliktir. Erkeklerin işi ise katır ve kırbaçlardır” (Sf. 141) sözleri toplumsal cinsiyet rollerinin sınırını açıkça göstermekte, kadınlarının yerinin ev olduğunu ve bu ataerkil düzende erkeklerin kadınlara gösterdiği şiddetin meşru olduğunu belirtmektedir. Martirio tarafından söylenen “Çirkinlik erkeklerin umurunda mı sanki! Onların tek ilgilendiren toprak edinmek, bir çift öküz ve bir de yemeğini pişirecek itaatkâr sadık bir kadın” (Sf. 146) sözü de kadın erkek ilişkilerinde, kadının hiçbir söz hakkı olmadığı, bu ilişkilerin sevgi ve aşka değil, pragmatist olarak zenginlik kazanma amacı taşıdığını gösterir.

Toplumsal Cinsiyet rolleri ile ilgili en önemli nokta ise törelerin ya da toplumsal kuralların ihlali konusunda gelmektedir. Çünkü bu toplumda bir kural ihlal edildiğinde onun suçlusu her zaman kadın olur ve sadece kadın cezalandırılır. Bir kadın örneğin zina yaptığı gerekçesiyle toplum tarafından cezalandırılırken bu eylemin diğer tarafı olan erkek hiçbir şekilde cezalandırılmamakta, hatta yaptığı kötü bir şey olarak görülmemektedir. Bu ataerkil toplum düzeninin bir yansımasıdır ve evin mutlak otoriteri Bernarda bir kadın olsa dahi o da bu ataerkil düzenin bir temsilcisi, bayrak taşıyanıdır. Erkeklerin töre kurallarını çiğnemesinde dahi her yaptığının meşru kabul görmesi ve kadınların toplumdaki mutlak kaderi şu sözlerle ifade edilir. “LA PONCIA – Erkeklerin böyle şeylere ihtiyacı vardır. ADELA – Erkekler ne yapsa affedilir. AMELIA- Kadın doğmak en büyük cezadır. MAGDALENA – Gözerimiz bile sanki bize ait değilmiş gibidir.” (Sf. 161)

Töre ve Dedikodu- Töre ve toplumsal kurallar hiç kuşkusuz oyunun temel arka planını oluşturmaktadır. İnsanların ne yapıp ne yapamayacakları, neler yaparsa iyi neler yaparsa kötü karşılanacağı toplum tarafından kurallara belirlenmiştir. Bu kurallara uymak da o toplumun tek amacı ve görevidir. Kurallara uymamak, onları sorgulamak gibi bir seçenek yoktur. Toplumsal kurallar ve töre, cenazede siyah renk dışında bir renkte yelpaze kullanmanın ölüye saygısızlık olmasından, kadın erkek ilişkilerine kadar geniş bir çehreyi kapsar. Ancak kuşkusuz cinsellik ve birey olma olgusuna dair kurallar bu töre içindeki en katı olanlardır.

Evlilik dışı bir ilişki, hatta kadın erkeğin yan yana geleceği bir görüşme bile toplum tarafından son derece şiddetli kınanır. Bu nedenledir ki Angustias, nişanlısı ile sadece pencere önünden konuşabilmektedir. Hatta kocasını yıllar önce kaybetmiş La Poncia da kocasıyla böyle tanışmıştır. Kadın ve Erkek ilişkileri mutlak sınırlarla kapatılmış, bireylerin birbirlerini tanımaları, sevmeleri, âşık olmaları ve pek tabi arzulamaları bu kurallar ile açıkça yasaklanmıştır. Örneğin gece geç vakitte samanlıktan dönen Adela’ya annesi “Orası kötü kadınların” yeridir diyerek bu kuralların sadece soyut olarak duyguları değil, somut olarak mekanları da kapsadığını göstermekte, bu kurallar nedeniyle kızlarını asla dışarı çıkarmamakta, erkeklerle görüştürmemektedir.

Kuşku yok ki cinsellik bu kuralların odak noktasında yer alır. Çünkü bireylerin birbirine duyacağı soyut bir aşk toplumu fazla ilgilendirmeyecek bir olgu iken, fiziksel bir yakınlık nedense her toplumu rahatsız etmiş ve özellikle bakirelik kavramı töre içerisinde önemli bir yer kazanmıştır. Ülkemizde de olduğu gibi bakirelik ataerkil toplum tarafından kutsal kabul edilmekte, bir kadın tecavüze uğrasa dahi suçlusu o olmaktadır. Çünkü kınanması gereken ya da yanlış olan şey eylemin kendisi veya nasıl gerçekleştiği değil, sonucudur. Kadın bir tecavüz sonucu bekaretini yitirse bile bunun sorumlusu o kabul edilir. Bu bakış açısı oyundaki toplumda da hakimdir ve oyunun sonunda intihar eden Adela’nın arkasından annesi Bernarda acı çekmek ve yas tutmak yerine, panik ve histeri içerisinde kızının bir bakire olarak öldüğünü ve hamile olduğu gerçeğinin ev sınırları dışına asla çıkmaması gerektiğini belirtmektedir.

Bu noktada dedikodu ve başkalarının söyledikleri şeylere duyulan korku de oyun boyunca sık tekrarlanır. Çünkü bu iki kavram aslında töre kavramıyla iç içedir. Dedikodunun özünde, toplumsal kurallara aykırı davranmadığı halde, toplumun yanlış anlaması korkusu yatmaktadır. Oyun boyunca sık sık, başkalarının kendileri için söyleyecekleri şeyden korktuklarını görürüz karakterlerin. Bunun da nedeni hiç kuşku yok ki, töreyi var eden şeyin, toplumun bunun hakkında gerçek ya da dedikodu olması fark etmeksizin konuşması olmasıdır. Bu durumu Magdelena karakteri çok güzel özetlemekte ve “biz burada başkaları ne der korkusuyla çürüyüp gidiyoruz” (Sf. 146) demektedir. Dedikodu ve başkaları ne der korkusu karakterin eylemlerini şekillendiren otorite kadar güçlüdür. Sisteme, otoriteye baş kaldıramamanın temelinde bu yatmaktadır. Başkaldıran Adela ise başkalarının ne söyleyeceğini umursamaz. Onun için tek önemli olan şey istediği şeyleri yapmaktır. Zaten bu nedenle “Alışmayacağım. Ben evde kapalı kalamam. Sizler gibi vücudumun bu evde çürüyüp gitmesini istemiyorum, beyazlığımın bu odalarda kaybolup gitmesini istemiyorum” (Sf. 149) der.

5.KARAKTERLER VE İLİŞKİLERİ:

Oyunda karakterleri belli toplumsal kişiliklere eş tutarsak ilişkiler de buna paralellik gösterir. Bernarda karakteri otoriteyi, gücü, töreyi, kuralları temsil ederek, hem İspanyol kırsalına hâkim olan ataerkil, feodal düzenin bir temsilcisidir hem de İspanya’nın siyasi sahnesinde etkisini arttırmaya başlayan özgürlük karşıtı, monarşist, faşizan otoriteyi simgeler. Bernarda’nın kızları İspanyol toplumun bir mozaiği gibidir aslında. Her birinin birbirinden farklı karakteri ve hayata bakış açısı olsa vardır. Adela dışında hepsi kurallara sıkı sıkıya uyan, bu kurallara karşı gelemeyen, kaderlerine boyun eğemeyen ama bir yandan aşk, sevgi ve tutku gibi konularda büyük bir çaresizlik yaşayan kimselerdir. Adela oyunun trajik kahramanı olarak sisteme, otoriteye baş kaldıran, kuralları yıkma eylemine geçme cesareti gösteren tek figürdür. Hem özgürlükçü bireyi hem de dönemin İspanyol siyasi hareketindeki faşizm karşıtlarını sembolize eder. Evin hizmetçileri de ne kadar kötülüğe maruz kalırlarsa kalsınlar, çalıştıkları kişiye karşı haklarını alamayan, köleleşen, sistem çarklarında kaybolmuş işçileri, ırgatları temsil etmektedir. Bu noktada Bernarda ve Adela birincil, evin kızları ikincil, evin hizmetçileri ve Bernarda’nının annesi üçüncül oyun karakterleridir.

Bernarda – Kızları:

Bernarda ile kızları arasındaki ilişkide sert, otoriter, kurallara sıkı sıkıya bağlı bir anne figürü görürüz. Onun için kan bağı önemlidir ancak kan bağından önce, toplumsal kurallar gelir. Bernarda töreyi, kızlar bireysel istekleri sembolize ederken bu iki durum çatışması yaşanır. Adela dışındaki kızlar dış dünyaya çıkmaya, bir erkeği sevmeye, özgür olmaya istekli olsalar da otorite figürü Bernarda’dan korkmakta, istekleri hakkındaki konuşmalarını ondan gizli yapmakta, onun yüzüne karşı hiçbir şekilde bu isteklerini dile getirememektedirler. Onlar yazgılarını kabullenmiş, toplumsal cinsiyet rollerini kabul etmişlerdir. Evin dışına çıkmak, bir erkekle görüşmek onlar için bir hayaldir ancak bunu asla yerine getirme cesaretleri yoktur. Oyunda dile getirildiği gibi sanki birer koyundurlar.

Bernarda – Adela:

Adela, otoriteye baş kaldırıp eyleme geçen tek karakterdir. O arzularının peşinden gitmiş, sevdalandığı adamla tüm toplumsal kuralları yıkarak ve ölme pahasına evin sınırlarını aşarak buluşmuş, birlikte olmuş ve hamile kalmıştır. Yukarıda belirttiğim üzere Adela’nın bu eylemi sadece bir başkaldırı değildir. Sonu belli olan bir yolculuğa çıkmak, ölümü kabullenmektir. Adela, sonucunda ölüm bile olsa arzularının peşinden giden, özgür bireyi temsil ederken, bu bireyin, otorite ile çatışmasını görürüz oyunda. Bernarda diğer kızlarına olduğu gibi Adela’ya karşı da çoğu zaman sert, kimi zaman bir anne gibi davransa da oyun sonunda Adela’nın ölümüyle birlikte onun yasını tutmak yerine Adela’nın bir bakire olarak öldüğünün bilinmesini daha önemli kabul eder. Bu da törenin acımasızlığını bizlere gösterir.

Maria Josefa – Diğerleri:

Bernarda’nın annesi Maria Josefa, akıl sağlığı yerinde olmadığı gerekçesiyle evin içinde bir odaya hapsedilir ve oyun boyunca konuşmaları biraz gerçek üstüdür. İlginç olan şudur ki, oyundaki neredeyse tüm karakterler Maria Josepha’ya deli muamelesi gösterse de o aslında Adela gibi hapsedilmiş bir özgürlük temsilcisidir. Maria Josepha’nın, Adela’dan farkı artık çok yaşlı olması ve bir hayal aleminde yaşamasıdır. Maria Jospeha’nın, Adela’ya benzer söylemleri yaşı ve akıl sağlığı nedeniyle Bernarda tarafından hor görülmez, çünkü onların gözünde delidir ve söylediği şeyler yapabilme yetisi yoktur. Ancak genç, sağlıklı ve güzel Adela benzer şeyler söylediğinde toplumsal kurallara bir başkaldırı olarak kabul edilir bu ve başkaldırmanın nihai sonucuyla karşılaşır.

Martirio – Adela:

Martirio da Adela gibi Pepe Romano’ya aşıktır. Ancak o Adela gibi otoriteye başkaldıramamış, aşkını platonik olarak bir pencereden izleyerek yaşamıştır. Martirio, Adela’ya karşı büyük kıskançlık duymaktadır. Çünkü Romano’nun Adelayı sevdiğini bilmekte ve onların beraber mutlu olmalarını istememektedir. Burada aslında Martirio karakterinin yaşadığı kıskançlık bir aşk kıskançlığı değildir. Çünkü Martirio benzer bir kıskançlığı Romano’nun evleneceği Angustais’e karşı hissetmez. Onun kıskandığı şey sevdiği adamın bir kardeşiyle evlenmesi değil, Adela’nın yaptığı gibi istekleri ve arzuları doğrultusunda hareket edememek, sevgisine karşılık görememektir. Özgür bireyi kıskanan, tutsak bireyi sembolize eder Martirio ve oyunun sonuna doğru Adela ile Romano ilişkisini annesine anlatmasıyla yani ispiyonlamasıyla, bu kıskançlık uğruna kardeşini ölüme gönderir.

Pepe el Romano – Kızlar:

Pepe El Romano oyun boyunca hiç görünmese de önemli bir karakterdir. Bu karakter üzerinden aslında menfaatçi, pragmatist bir erkek figürünü görmek mümkündür. Çünkü o Angustais ile nişanlı olmasına rağmen onun kardeşi Adela ile aşk yaşamaktadır. Pepe el Romano, malı ve parası için Angustais ile evlenmek, gençliği ve güzelliği içinse Adela ile birlikte olmak ister. Dönemin iki yüzlülüğünü, toplumsal kurallara sıkı sıkıya bağlılığa rağmen erkeklerin bu kurallarla ne kadar kolay oynayıp bundan kurtulabileceklerini gösterir. Oyunun sonunda Bernarda, Pepe el Romano’yu vurmak için ateş etse de onu öldüremez çünkü onun sözleriyle “Kadınlar iyi nişan atamazlar.” (Sf. 187). Bu aslında kadınların ve erkeklerin toplumsal yazgısına bir göndermedir. Pepe El Romano, sonu ölüm olan o kuralları yıkmasına rağmen asla ölmeyecektir. Çünkü o bir erkektir. Ancak Adela, onun için savaşmayan, bir korkak gibi kaçan Pepe el Romano’nun öldüğünü düşünür ve aşkına o kadar bağlıdır ki onsuz bir yaşamı düşünemez, zaten kurallara aykırı gelmenin nihai sonucunu bilerek intihar eder, korkusuzca ölüme gider.

6.BİÇİMSEL

Düğümler ve Çözümler: Oyunun başlıca düğümü 3 kardeşin birbirinden gizli olarak aynı erkeğe karşı beklentisi olmasıdır. Biri onunla nişanlıdır, diğeri platonik aşıktır diğeri ise ondan hamiledir. Burada ikincil düğüm ağır kurallara hâkim töreyi sembolize den Bernarda’nın bu durumdan haberi olmamasıdır. Oyundaki düğümlere dair bir çözüm getirilmez, Adela intiharı ile ailesinin arkasından “dedikodu” yapılmasını engelleyerek bir nevi başkaldırdığı sistemin bir parçası olmuştur.

Sembolizm: Yukarıda belirttiğim Hristiyanlık ve at üzerinden yapılan sembolizme ek olarak oyunda yine renklerin dili konuşur. Adela özgürlük için konuşurken yeşil bir kıyafet giyip evden çıkacağını söyler. Evin iç duvarları beyazdır, bu da Bernarda Alba’nın takıntısı olan bakirelik ve kirlenmemişliği sembolize eder. Oyun direktifinde yas için eve 200 kişinin geldiğinin belirtilmesi, bu sayının fazlalığı da sadece saygı sunmak için gelen ahaliyi değil, Bernarda Alba’nın Evi yani hapishane duvarlarının içini merak eden insanları gösterir.

Çatışma: Oyunun ana çatışması bireyin toplum ve töre ile olan çatışmasıdır. Bunun yanı sıra kıskançlık, aile ilişkileri, sınıfsal ayrımlar gibi yan çatışmalar da oyunda kendine yer bulur.

Kaynak olarak kullanılan Metin:

Federico Garcia Lorca. “Toplu Oyunları 1”. Mitos Boyut Yayınları, 2006. Çeviren: Hale Toledo

20 Şubat 2020 Perşembe

Geçmiş Notlar: Kuklacı - Ritüel Sanat Merkezi

Bu yazı aslen 2015 yılında kaleme alınmıştır. Tozlu rafları kaldırarak, bloga geri bir dönüş yapalım.

Kafe/Bar Tiyatrosu konseptine ilgi duymadım. Bu konsept bende, tiyatroya verilen emekten çok, “oyunu izlemeye gelen izleyiciden nasıl daha fazla para kazanırız” sorusunun önemsendiği hissiyatını uyandırmıştır. Hele ki, kimi yerlerde,“Türkiye’deki ilk Kafe/Tiyatro”nun kurucusu olmakla övünen
çeşitli sanatçılar, tiyatrodan çok, olayı ticari bir hamleye dönüştürmeye başladığından beri, bu konsept bana oldukça soğuk ve tiyatronun samimiyetinden uzak geliyor. Yurtdışında kafelerde/barlarda oyun sahnelenmesinden ziyade küçük doğaçlama gösterilerin veya stand-up şovların yapıldığı mekanlar, hiç kuşkusuz popüler fakat yine de sahnede ciddi bir oyun oynanırken yemek yenmesi, bir şeyler içilmesi, oyunun etkisini her daim azaltacakmış gibi görünüyor.

İngiltere’de, tarihi ve meşhur Globe Tiyatrosu’nun fuaye alanında sosisli satıcısından, içki köşesine, Çin yemeğinden, türlü atıştırmalıklara kadar envai çeşit seçenek izleyicilere sunulurken, izleyiciler kah oyun arasında kah oyun esnasında gidip alışveriş yapabiliyor ve bu yiyecek-içecekleri oyun
esnasında tüketebiliyordu. Bu da pek tabi bana oldukça ters gelmişti, fakat bu, gerek Globe Tiyatrosu’nun yarı-açık alan olması, gerekse çok eskilere dayanan bir kültür olması sebebiyle anlayış gösterilebilecek bir durumdu.

Bu önyargılar ve Kafe-Tiyatro konseptine olan olumsuz bakışım elbette ki, daha ismi Kafe Tiyatro olan bu yere karşı  oldukça mesafeli durmama sebep oldu şu ana kadar. Burada
amacım hiçbir tiyatronun yapısını veya işleyişini sorgulamak ve eleştirmek değil. Aksine, insanın ön yargılı yaklaştığı yerlerde ve konseptlerde dahi güzel vakit geçirebileceğini ve bir noktada haksız olabileceğini kabul etmek.



Önyargılarımı, bütün mesafelerimi kırıp beni Kafe Tiyatro’ya yönelten oyun ise Kuklacı oyunu oldu. Bu oyuna gitmemdeki kuşkusuz en önemli nokta, birkaç yıl önce bu oyun metnine amatör bir toplulukta çalışmış olmamız, oyuna oldukça hakim bir noktada bulunmamız ve oyuna dair elden geldiğince dramaturjik bir altyapımız olmasıydı. Dolayısıyla başka bir yönetmenin oyunu nasıl okuduğu, nasıl sahneye koyduğu ve dahası Kafe-Tiyatro konseptiyle bu oyunun buluşmasının nasıl
olacağına dair merak ve heyecanla oyuna gittim.

Oyuna ilişkin izlenimlerime geçmeden evvel birkaç hususu belirtmekte fayda var. Gardner McKay tarafından kaleme alınan oyunun orijinal ismi “Toyer”. Yani Türkçeye çevirdiğimiz zaman “Oyuncakçı” anlamına geliyor. Bu noktada, oyunun ismi olarak Kuklacı seçilmesi ekibin bir tercihi mi yoksa başka bir sebebi mi var bilemiyorum. Her ne kadar bence Oyuncakçı ismi, oyunun alt metnini daha doğru kavrayan bir isim olsa da, özünde bir gerilim oyunundan ziyade çocuk oyununu andırması nedeniyle ekibin böyle bir isim değişikliğine gitmiş olmasını yadırgamadım. (Bu noktada isim değişikliğinin ekip tarafından yapıldığını varsayılmıştır.)



Cantuğ Turay’ın yönettiği oyun, kurbanlarını bir ilaç ile paralize edip onları birer oyuncak’a/kukla’ya dönüştüren ve öldüren bir seri katil ile, bu seri katil üzerine araştırmalar yapan bir psikoloğun hikayesini anlatıyor. Oyunda Peter rolünde Melih Efeçınar, Maude rolünde Begüm Topçu Turay yer alırken, Maude’ın iş arkadaşı sesi olarak Sinan Pekinton’un sesini 
duyuyoruz.

Tek mekan olarak Maude’nin evinde geçen oyunda bir paravan aracılığı ile ev, dış dünyadan ayrılmış ve bu paravandaki kapılar aracılığıyla da hem ev içi hem de ev dışına geçişler sahnelenebiliyor. Küçük bir sahne ve daha da ötesi izleyicilerin L şeklinde oturma düzenine sahip oldukları salonda, sahne düzeni ve dekor yeterli ve tatmin edici düzeyde. Gerçekten oyun çok küçük bir sahnede oynanıyor fakat bu oyun nazarında bu husus büyük bir avantaja dönüşmüş durumda. Zira bu tarz gerilim hatta belki yer yer “in-yer face” öğeli oyunların, büyük, şaşaalı sahnelerde vereceği etkiyle, küçük, kara kutu sahnelerde vereceği etki hiç kuşku yok ki aynı değil.

İzleyiciler oyunun neredeyse içinde, hatta bazı noktalarda oyuncuların nefesini hissedebilecek bir yakınlıkta oturuyor. Kafe Tiyatro’nun küçük sahnesi, bu noktada sanki bir kara kutu sahneymişçesine, izleyicileri oyunun içine çekmekte, gerilimi daha yakından hissettirmekte önemli bir rol oynuyor. Oyunun metnine dair olan en önemli şey, Peter ile Maude’nin karşılaşmalarından itibaren izleyiciye/okuyucuya alttan altta hissettirilen bir rahatsızlık duygusunun olması, izleyicinin
her an diken üstünde olup bir şeylerin kötüye gideceğini düşünerek gerilmesi. Kuklacı’nın Kafe Tiyatro sahnelenmesinde bu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş durumda. Maude’nin
iş arkadaşının telesekretere bıraktığı ses kaydı ile Maude’nin araştırmalarına az biraz kulak misafiri olduktan sonra kapıda  Peter’ın belirmesi ile bu rahatsız edicilik düzeyi artıyor, izleyici neden sonuç ilişkisini kurarken Peter’ın hal ve tavırları, söyledikleri ile giderek gerilen bir oyunu izliyor.



Burada reji doyurucu, sesler ve müzikler pek çok büyük sahneye göre gayet net ve yeterli. Önemli olan nokta, inanılmaz ses efektleri veya harikulade müziklerin kullanılması değil. Ses ve müziklerin sahnedeki gerçekliği pekiştirmesi, izleyiciyi oyunun içine katması ve oyunun bir bütün olarak
eksiksiz olmasını sağlaması. İşte Kafe Tiyatro’nun Kuklacı sahnelemesinde de bu var.

Peter rolü ile Melih Efeçınar harikalar yaratıyor. Bilkent’in son dönem en iyi jenerasyonlarından birinin içinde yer alan Efeçınar, karakterini oldukça özümsemiş ve sahneye çok başarılı bir performans çıkarmış. Metin gereği karakter zaten düz bir çizgide ilerlemiyor, düşmeler, yükselmeler var ve fakat daha önemlisi belki de; 5’er dakika arayla 3-4 farklı karaktere bürünüyor. Bu karakter geçişleri o kadar keskin ve başarılı ki, hem oyuncunun hem yönetmenin başarısı bu noktada ortaya
çıkıyor. Peter’ın bu oyun açısından önemi çok büyük, zira hem Maude ile hem izleyici ile bir cambaz gibi oynaması oyunun gerilim unsurunun en temel noktası.

Maude rolü ile Begüm Topçu Turay sahnede yer alıyor. Metin gereği gerilim kısmının pasif süjesi ama karakter olarak sakinliği, ne yaptığını bilmesi sahneye başarılı bir şekilde aktarılmış. Peter’ın onunla oynamasına, onu manipüle etmesine izin verirken, bir yandan da yıllardır peşinden
koştuğu, aradığı ve araştırdığı kişiyi nasıl ve ne şekilde özümsediğini başarılı bir şekilde sahneye taşıyor Begüm Topçu Turay.

Yönetmen Cantuğ Turay, başarılı bir sahneye koyma gerçekleştirmiş. Burada önemli iki nokta var. Birincisi, yönetmenin yapmak istedikleri, düşündükleri kadar, küçük sahne ve L oturma düzenli küçük bir salonda aksaksız ilerliyor oyun. İkincisi ise oyun yaklaşık 2 yıldır sahneleniyor fakat yönetmen bizim izlediğimiz oyunda, oyunu izleyenler arasındaydı. Birçok defa sahnelenmiş oyununu hala izliyor olması, büyük bir artı puan. Prömiyere bile katılmayan nice yönetmen var ülkemizde.

Kuklacı, ufak tefek aksaklıkları olsa da başarılı bir yapım. Her ne kadar Kafe-Tiyatro konseptinde sahnelense de Ankara’nın eksikliğini çektiği alternatif tiyatro oyunları açısından az sayıdaki örnekten birisi olmuş durumda. Burada oyun metninin, sahne düzeninin etkisi büyük yukarıda belirttiğim
gibi. Bu nedenle tiyatroseverlerin izleme listesine almaları gerekiyor bu oyunu. Oyun düzenli olarak Kafe Tiyatro’da  sahneleniyor.

Son olarak önyargıyla yaklaştığım Kafe-Tiyatro konseptiyle ilgili, Kafe Tiyatro’da gözlemlediğim birkaç husus. Oyunun başlamasına kısa bir süre kala salona geldik. Bu yüzden yemek servisi var mı bilmiyorum fakat oyun öncesi ve arasında içecek servisi var. Tiyatro izlerken bir şeyler içmek değişik bir duygu. Bunu ticarete dökenlerden dolayı önyargılı yaklaşsam da Kafe Tiyatro gerçekten sahnede işin hakkını vererek yani olayın tiyatro ayağına önem vererek benim önyargılarımı kıran bir
mekân oldu.

Ali Uygur Selçuk

29 Eylül 2015 Salı

3 Şehir 3 Tiyatro 3 Oyun

Blog'daki son girdinin zamanına bakıyorum, 1.5 yıl olmamış bloga yazı yazalı. Bu süreçte 1-2 defa Solfasol'e yazı gönderdim, onun haricinde dava dilekçeleri ve 1-2 oyunlaştırma dışında galiba hiç bir yazı yazmadım. Blog epey boş kaldı. Bu yazıyla belki bu süreç de sonlanır. Kısa girizgahtan sonra yazının amacına gelelim. Geçtiğimiz Kurban Bayramı Atina'ya gitme fırsatım oldu. Atina, Yunan Kültürü deyince tiyatroseverlerin aklına gelecek pek çok şey var tabi. Benim de aklıma ilk gelen Antik Tiyatroda Yunanca bir oyun izlemek ne güzel olurdu düşüncesi idi. Şansıma gittiğim tarihlerde bu fırsatı yakaladım. Bu yazıda da gitme fırsatı bulduğum 3 farklı şehirdeki 3 tiyatro'ya dair bazı bilgiler vermek istiyorum. Zira izlediğim oyunlardan ziyade, oyunların sahnelendiği tiyatrolar özel ve etkileyici yerlerdi.

Shakespeare Globe Tiyatrosu - Londra/İNGİLTERE:



Orjinali Shakespeare ve arkadaşlarınca 1599 yılında kurulan Globe Tiyatrosu 1613'de bir yangında yok oluyor ve ertesi yıl yeniden inşa ediliyor fakat 1644 yılında tamamen yıkılıyor. 20. yüzyılda çeşitli girişim ve projelerle orjinal Globe Tiyatrosunun çok yakınına yine orjinal tiyatronun aslına sadık kalınarak bir tiyatro inşa ediliyor ve bu tiyatroya Shakespeare Globe Tiyatrosu adı veriliyor. Thames nehri kıyısında bulunan tiyatroda ağırlıklı olarak Shakespeare oyunları sahneleniyor. İçerisinde orjnial Globe Tiyatrosuna ait çizimler, bilgiler bulunan tiyatronun tiyatroseverleri son derece ilgisini çekecek bir hediyelik eşya dükkanı da bulunuyor. Bu dükkanda başta Shakespeare  ve Globe tiyatrosuna ait aklınıza gelebilecek her türlü ürün var.

Tiyatro orjinaline sadık olarak, küre şeklinde ve üstü açık olarak tasarlanmış. Sahne önündeki büyük açık alanda izleyiciler oyunu ayakta izliyor. Koltuklu kısımlarda ise fiyatlandırmalar kısımlara göre artıyor. En ucuz biletler ayakta izleme biletleri. Genellikle ayakta biletler için kampanyalar düzenleniyor ve insanların ucuza oyun izlemesinin önü açılıyor.



4 yıl önce bu tiyatroda Shakespeare'in Much Ado About Nothing oyunun izleme fırsatı buldum. Biletim ayakta izleme yerindendi ve o zamanlar bilet fiyatı 4 pounddu. (Güncel kurla 20 lira civarı bir rakam ediyor) Haaytımda izlediğim ilk yabancı dilde oyun olmasının yanı sıra tiyatronun yapısı, İngilizlerin oyun anlayışı beni çok etkilemişti. Öncelikle tiyatronun üstü açık olmasının da etkisiyle, oyun öncesi fuaye alanında çok sayıda yiyicek ve içecek standı bulunuyor. İnsanların oyunu izlerken bir şeyler yiyip-içmeleri bize ne kadar garip gelse de onlar içim oldukça normal.  

Globe Tiyatrosunda bir Shakespeare oyunu izlemek büyük şanstı çünkü bu tiyatronun asıl prodüksiyonları Shakespeare  oyunları üzerine. Sahne inanılmaz büyük. Hem enine hem derinlemesine hem de dik olarak sahnenin bütün imkanının kullanıldığı bir tiyatro. İngiliz aksanını algılamak anlamak zor olsa da oyunculuklar çok başarılıydı. Yine bizde olmayan bir tiyatro anlayışı ve geleneksel Shakespeare tiyatrosuna sadık kalınarak, izleyiciler sadece komik olaylara değil, üzücü, korkutucu vb. gibi her türlü olaya da reaksiyon gösteriyor. Komik sahnelerde güldükleri gibi, kötü karakter sahneye girince onu yuhalıyor hatta yer yer bir şey fırlatabiliyorlar. Yine izleyicinin şaşırtıcı bir olay olduğunda şaşırma efekti ya da korkunç bir olayda korkma efekti vermesi de oldukça şaşırtıcı gelmişti bana.



Oyunu izleme şekli de hayatımdaki en ilginç deneyimlerden birisiydi. Kimi izleyici biletlere daha çok para vererek uzaktan ama oturarak oyunu izlemeyi tercih ederken kimisi de az para ödeyerek ayakta ama sahneye çok daha yakın bir şekilde oyunu izlemeyi tercih etmişti. Koltuklarda oturmadığım için oradaki atmosfere bir şey diyemem. Fakat sahnenin çok yakınında belki onlarca kişiyle ayakta oyun izleme deneyimi oldukça enteresandı.

Netice olarak mimari açıdan, oyun kültürü açısından Shakespeare ve İngiliz Tiyatrosuna dair pek çok şey bulunabilecek bir tiyatro burası. Cabası izlenilen yapımlar da son derece ve kaliteli oluyor. Yolu Londra'ya düşen bir tiyatroseverin oyun izlemese de sahneyi ve tiyatroyu görme açısından uğraması gereken bir lokasyon Globe Tiyatrosu.

Odeon of Herodes Atticus - Atina/YUNANİSTAN:



İsadan Önce 161 yılında Herodes Atticus tarafından karısının anısına yaptırılan bu antik tiyatro Atinanın merkezindeki meşhur antik şehir Akropolis'in sınırları içerisinde yer alıyor. 20. Yüzyılın ortalarından itibaren çeşitli etkinliklere ev sahipliği de yapan bu yapıyı Akropolis ziyareti esnasında görmek mümkün. Atina seyahatimizde tesadüfen denk gelmesi üzerine bu tiyatroda Yunanistan Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Euripides'in Troyalı Kadınlar oyununu izleme fırsatı buldum.

Atina'da, bir antik tiyatroda, bir tragedya izleme düşüncesi her tiyatrosevere cazip gelecek bir düşünce olsa gerek. Her ne kadar Yunanca olduğu için oyunu okumadıysanız bir şey anlamayacak olsanız da tiyatronun evrensel unsurlarından ötürü bu bir sorun olmayacaktır. Ne var ki benim izleme fırsatı bulduğum oyun teknik açılardan son derece sıkıntılar içeriyordu. Işık kullanımı belki de antik tiyatronun yapısından ötürü son derece başarısızdı. Reji adına sahnede neredeyse hiç bir şey yoktu. Bütün bunlara rağmen bu antik tiyatroda oyun izleme deneyimi yine de muhteşemdi.



Oyunun olduğu gün çiseleyen yağmur, gökgürültüleri eşliğinde ve ışıklandırılan parthenon'un devasa yapısı altındaki atmosferi kelimelere dökmek zor. Antik Tiyatronun kapasitesinin kaç kişi olduğunu bilmiyorum ama kötü hava şartlarına rağmen tiyatro neredeyse tamamen doluydu. 10 ila 35 euro arasında değişen bilet fiyatları Türk parasına çevrilince bir hayli fazla olsa da, Zor günler geçiren Yunanistanda dahi tiyatronun doluluğu sanata verilen önemi gösteriyor kuşkusuz.

Oyundan beklediğimi bulamasam da, Sanat konusunda da kültürlerimizin yunanlılar ile ne kadar örtüştüğünü gördüm. Tabi bizde olmayan bazı ilginçlikler de mevcuttu. Mesela tiyatrodaki görevliler telefonlarıyla uğraşan kişileri fotoğraf çekmeseler dahi anında uyarıyorlardı. Bunun telefonun ışığının yaratacağı kötü görüntü nedeniyle olduğunu düşünüyorum. Yine yağmur biraz şiddetini arttırdığında çıkarılan şemsiyeler ortaya ilginç bir görüntü koydu zira şemsiyeler nedeniyle kimse önünü göremiyordu.



Sonuç olarak oyunu okumadıysanız da hiç bir fikriniz yoksa bile bu tiyatroda bir oyun yakalarsanız muhakkak gidin. Zaten eğer akropolisi ziyaret edecekseniz bu tiyatroyu çıplak halle görme fırsatı bulacaksınız. Fakat gece karanlıkta, parthenon'un ışıkları altında bir atmosferde oyun izlemenin nasıl bir şey olduğunu sadece deneyimleyerek elde edebilirsiniz.

Minack Theatre - Penzance, Cornwall/İNGİLTERE:



İngiltere'nin Cornwall bölgesinde bulunan bu tiyatro dünya üzerindeki en eşsiz manzaraya sahip tiyatrolardan birisi olarak yer alıyor. Okyanus kenarında kayalıkların üzerine inşa edilen bu açık hava tiyatrosu, sadece tiyatro olarak değil manzara olarak da ziyaretçilerine çok şey vaad ediyor. İlk kez 1932 yılında oyun sahnelenen tiyatroda günümüzde çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Bölgede sırf bu tiyatroya gelenler için konaklayabilecekleri oteller dahi mevcut.

Masmavi okyanusa bakarken, dağlar arasında ve kayalıklar üzerindeki bu tiyatroda eşsiz manzaraya doğru oyun izlemek gerçekten inanılmaz bir deneyimdi. Havanın rüzgarlı olduğu dönemlerde dalgalar suları sahneye dahi taşıyabildiği bu tiyatroda 4 yıl önce Çatıdaki Kemancı müzikalini izledim. Müzikal son derece başarılıydı. Sahnenin kullanımı, oyunculuklar dört dörtlüktü. Fakat yukarıda belirttiğim üzere bu tiyatronun asıl olayı inanılmaz ambiyansı.



Oyunu izlediğim gün havanın kapalı ve hafif yağmurlu oluşu, rüzgarın yer yer şiddetlenen dalgalar yaratması bu güzel ambiyansı bir derece daha arttırdı. Tiyatronun bulunduğu bölge İngiltere'nin belki de çok da turistik olmayan bir bölgesi olsa da yine de yolu düşenlerin kaçırmaması gereken bir yer. Yine belirttiğim gibi oyun olmasa dahi sadece manzarayı ve yapıyı görmek için bile bu tiyatroyu görmeye değecek kadar güzel.

30 Mayıs 2014 Cuma

Bilkent Tiyatro Günleri (2-8 Haziran 2014)


İlki 2012 yılında düzenlenen Bilkent Tiyatro Günleri'nin 2014 ayağı, 2 Haziran 2014 Pazartesi günü başlıyor. Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nin (MSSF) Ana Sahne ve Oda Tiyatrosuyla ev sahipliği yaptığı festivalde pek çok üniversitenin tiyatro bölümü oyunlarını sahneleyecek.

22 oyunun sahneleneceği festivalde bazı günler 4 bazı günler ise 3 oyun izleyiciyle buluşacak. Temsiller ücretsiz, Bilkent Üniversitesine ulaşım ise metro, dolmuş gibi toplu taşıma araçlarının yanı sıra, sıhhıye ve tunus duraklarından kalkan servislerle de sağlanabilir. (Bilkent Servis Çizelgesi)

Sezonun son günlerine yaklaştığımız şu zamanda Ankaralı tiyatroseverler için güzel bir fırsat. 

Festival Programı Şu Şekilde:

2 Haziran 2014 Pazartesi: 

Bay Kolpert (Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 17.00 Oda Tiyatrosu
Çıkmaz Sokak Çocukları (Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü) - 20.30 Ana Sahne

3 Haziran 2014 Salı:

Pencere (Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 11.00 Oda Tiyatrosu
Kanlı Düğün (Yeditepe Üniversitesi) - 13.00 Ana Sahne
Dolores Caliborne (Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 17.00 Oda Tiyatrosu
Lear (Kadir Has Üniversitesi) - 20.30 Ana Sahne

4 Haziran 2014 Çarşamba:

Ruhi Bey (Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 11.00 Oda Tiyatrosu
Sıradan Bir Hikaye (Kocaeli Üniversitesi) - 13.00 Ana Sahne 
Vahşet Tanrısı (İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 17.00 Oda Tiyatrosu
Lear (Kadir Has Üniversitesi) - 20.30 Ana Sahne

5 Haziran 2014 Perşembe:

... (Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 11.00 Oda Tiyatrosu
Çehov Kısa Oyunlar (Ankara Üniversitesi DTCF) - 13.00 Ana Sahne
Müfettiş (Yeditepe Üniversitesi) - 17.00 Oda Tiyatrosu

6 Haziran 2014 Cuma:

Oyun (Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 11.00 Oda Tiyatrosu
3. Sınıf İlişkiler (Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü) - 13.00 Ana Sahne
Kocalar Mektebi (Yeniyüzyıl Üniversitesi) - 20.30 Ana Sahne

7 Haziran 2014 Cumartesi:

Yeşil Papağan Limited (Maltepe Üniversitesi) - 13.00 Ana Sahne
Geçmiş Zaman Olur Ki (Kulis Sanat) - 17.00 Oda Tiyatrosu
Soytarılar (Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü) - 20.30 Ana Sahne

8 Haziran 2014 Pazar:

Martı (İstanbul Aydın Üniversitesi) - 13.00 Ana Sahne
American Blues (Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü) - 17.00 Oda Tiyatrosu
Anne Frank'ın Hatıra Defteri (Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) - 20.30 Ana Sahne

http://www.bilkenttiyatro.com/program.html


21 Mayıs 2014 Çarşamba

"Quills" Marquis de Sade - Tatbikat Sahnesi


Quills, Doug Wright tarafından yazılan ve edebiyatın en aykırı isimlerinden birisi olarak kabul edilen Marquis de Sade'nin hayatının bir bölümünü anlatan oyun. İlham Yazar rejisiyle, Ankara'nın yeni oluşumu Tatbikat sahnesinde bu sezon gösterime giriyor. 2000 yılında çok başarılı bir sinema uyarlamasına da konu olan oyunun ismi "Tüy Kalemler" anlamı taşıyor. Tatbikat sahnesi ilk duyurularında oyunun ismini "Tüy Kalemler" olarak duyurmuş olsa da sonraları, oyunun orjinal ismini kullanmayı tercih etmişler. Zaten Quills, Tüy Kalemler demek.

Oyunu önceki gün seyircili genel provada izleme fırsatı bulduk. Oyuna dair notlara geçmeden evvel, biraz da Vikipedi bilgisiyle olsa dahi Marquis de Sade hakkında bilgi verelim. 

Marquis de Sade, 18. Yüzyılın sonları ve 19. Yüzyılın başlarında yaşamış dönemin en aykırı yazılarını yazdığı kabul edilen, yazdığı yazılardaki unsurlar nedeniyle hayatının pek çok bölümünü hapishanede veya akıl hastanesinde geçirmiş bir yazar. Yazılarının erotik ve pornografik içeriği kadar, kimi çevreler kendisine 'sadizm'in babası' lakabını da koymuş durumda. Günün ahlaki ve dini değerleri karşısında yazdığı yazılar çok sert tepkiler almış, bu da Marquis de Sade'nin özgür bir hayat yaşamasına engel olmuştur. Sodom'un 120 Günü isimli eseri bugün hala edebiyat çevrelerinde önemli bir eser olarak kabul edilmektedir.

Quills, Marquis de Sade'nin Charenton akıl hastanesinde geçen son dönemini sahneye taşıyor. Öncelikli olarak sahne yerleşiminden bahsetmenin başlangıç için iyi olacağını düşünüyorum. İzleyiciyi düz bir İtalyan sahne karşılamıyor koltuklara oturduklarında. Karşılarında yükseltili ve böylece farklı bölümlere ayrılmış bir sahne var. Sahne değişimi yapılmaksızın aynı anda sahnenin farklı bölümlerinde oyun akıcı olarak ilerleyebiliyor. Örneğin Marquis'in hücresi ile doktorun odası aynı anda sahnede farklı yerlere kurulu. Işık kullanımıyla beraber sahne geçişleri için yoğun bir çaba harcanmadan ve vakit kaybı yaşanmadan oyun çok akıcı bir çizgiye bürünüyor. Karşımızda sadece bir sahne değil, yaşayan bir Akıl Hastanesi görüyoruz. Çünkü o anda rolleri olmasalar da arka planda, izleyiciyi rahatsız etmeyecek şekilde hareketler devam ediyor. Örneğin doktor ile rahip konuşurken Marquis kaskatı kesilmiyor, ya da arka planda yer alan diğer hastalar bir şekilde hareketlerine devam ediyorlar. Sahnenin bu yerleşimi oyuna çok başarılı bir akış kazandırıyor, oyun neredeyse hiç duraksamadan devam ediyor bu da izleyicinin oyuna ilgisini arttırıyor.


Bu noktada hemen ışık kullanımına da dikkat çekmek istiyorum. Işıklar gerçekten çok başarılı. Yukarıdaki sahne bölmenin en temel sıkıntısı, ışıkların aynı anda hem o anki sahneyi hem de diğer sahneleri aydınlatma olasılığıdır. Fakat Quills'de izleyici o an görmesi gereken yeri görüyor sadece. Diğer sahneler mutlak bir karanlıkta ve yukarıda da belirttiğim gibi yapılan hareketler rol çalmayacak düzeyde izleyici ile buluşuyor. Işık kullanımı güzel olduğu kadar aykırı olduğu yerler de var. Eğer oyunun içeriğine bakmayacak olursak bazı ışık kullanımları bence sahneye yakışmayacak şekilde fakat oyun içeriği, Marquis de Sade'nin hayatı, oyunda kullanılan müzikler bir bütün halinde düşünürsek bu ışıkların aykırılığı rahatsızlık vermiyor aksine oyunla bir bütünlük taşımış oluyor. Müzikler konusuna da kısaca değinecek olursam, oyunla bütünlük içerisinde olmuş ve kesinlikle oyunun atmosferini çok başarılı yansıtıyor.

Oyunların veya filmlerin en temel problemi, oyunculuk, reji'den öte bir konsept yakalayamamasıdır diye düşünüyorum. Pek çok oyun her anlamıyla başarılı olur ama genel olarak bir atmosfere sahip değildir. Quills'de ise Marquis de Sade'nin aykırı hayatına bağlı olarak o atmosferin çok başarılı şekilde yakalandığını düşünüyorum. Yer yer bazı karakterlerin absürt davranışları veya konuşma tarzları, radikal ışık seçimleri ve korku müzik efektleri yerine kullanılan sert parçalar. Bence bu oyunun en büyük artısı bu. Yakalanan atmosfer. Hele ki sadece bir şeyler yapmış olmak için değil oyunun içeriğine de uygun bir şekilde yakalanmış olması. Bu da hiç kuşkusuz başta Yönetmenin başarısı.

Marquis de Sade rolünde Durukan Ordu var. İsabetli bir seçim olduğunu söylemeye gerek bile yok herhalde, bu rolü layığıyla yerine getirebilecek bir isim düşünüldüğünde kesinlikle akla ilk gelen isimlerden. Ordu, kendine has tarzı ile çok başarılı bir performans ortaya koymuş. Ortada sadece başarılı bir oyunculuk yok, ortada çok başarılı bir karakter tasviri var. Marquis de Sade dönemin öne çıkan Aristokratlarından olarak görülse de, biz bu aristokrasiyi hiç görmüyoruz, fakat bu bir eksiklik değil aksine bir artı. Zira izleyicinin salonda bulunduğu 2.5 saat boyunca karakteri tanıması için çok bir zaman yok. Durukan Ordu, tarihe geçmiş bu karakterin aykırılığını ama bir yandan da insani yönünü çok başarılı tasvir ediyor.


Rahip rolüyle Buğra Koçtepe bana kalırsa hikayenin asıl süjesini oluşturuyor. Hem kendi içinde bir metamorfoz yaşıyor hem de farkında olmadan bir yandan Doktor tarafından manipüle edilirken bir yandan da bu manipülasyona altyapı oluşturan Marqius de Sade'nin eserlerini bilinçsizce içselleştiriyor. Bilinçli bir tercih mi bilmiyorum ama Koçtepe'nin oynadığı Rahip karakteri, konuşma tarzı ve tavırlarıyla oyun boyunca en gerçekçi çizgide yer alıyor. Diğer karakterler doğrudan veya ucundan yukarıda bahsettiğim o absürtlük ile oyunun 'akıl hastanesinde' geçen ve Marqius de Sade gibi aykırı bir kişiliğin anlatıldığı atmosfere katkıda bulunurken, Rahip burada sanki sürekli bir kurtarıcı ama aynı zamanda cezalandırıcı rolü üstleniyor. Rahip'in bütün bu atmosfere ve diğer karakterlerle her türlü etkileşimine rağmen izleyiciye karşı olan doğal ve gerçekçi oyunculuğu bir yandan bizim bir masal izlemediğimiz gerçekliğini yüzümüze vururken diğer yandan karakterin yaşadığı evrimi daha kabul edilebilir kılıyor.

Doktor rolüyle Mithat Erdemli, Ankaralı Tiyatroseverlerin alışık olduğu görünümünden farklı bir görünümle sahneye çıkarken başarılı bir oyunculuk ortaya koyuyor ve hikayenin Antagonist'liğini, klişe tabirle kötü adamlığını sahneden seyirciye aktarıyor. 

Zeynep Ekin Öner, Marquis de Sade'nin eşi olarak çok başarılı. Zaten Öner sahneye çok yakışan bir isim. Ayrıca çizdiği karakter yukarıda belirttiğim atmosfer hususuna 10/10'luk bir katkı yaratıyor. Aykırı, Deli-Dolu, Absürt. Hem giyimiyle hem konuşma tarzıyla. Ama yeri geldiğinde ufacık bir sekansta dahi olsa pişmanlığı, ne yaptığını bilmemezliği, üzüntüyü çok başarılı aktarıyor. Hiç bir zaman Marquis'i gerçekten sevip sevmediğini, ondan ne kadar etkilenip etkilenmediğini bilemiyoruz ama amacına ulaşmanın mutluluğunun her daim derin izler taşıyacağını Marquis'in kesilmiş kafası ve organlarının olduğu kutularla yanlız kaldığında hissedebiliyoruz. Belki o an o da fark ediyor ki Marquis gibi bir figürün ölümü bile yazdıkları kadar dehşet saçıcı nitelikte oluyor.

Burcu Özberk Madelaine rolü ile harikalar yaratmış. Oyun sonunda herkesin konuştuğu Madelaine idi. Bu karakter bence de hem hikayeye dair hem de Marquis'e dair çok önemli bir noktada bulunuyor. Yaşamı ve varlığı, kadınlığı, Marquis'in yazdıklarına ve ona olan hayranlığı belki de Marquis'e ilham kaynağı olurken ölümü hem Rahip'in dönüşümüne hem de Marquis'in içinde tutsak kalmış daha insancıl hislere ön ayak oluyor. Marquis'in erotik ve pornografik olarak kabul edilen yazdıklarını sahnede 'anlatıcı' olarak anlatmaktan farklı olarak göstermek de Madelaine üzerinden olduğu için sadece aykırılık veya şiddet değil, oyunun cinsellik atmosferini de üzerinde taşıyan karakter oluyor.



Mimar rolüyle Melih Efeçınar, Tim Burton filmlerinden fırlamış gibi. Kısa ama çok başarılı bir performans. Yer yer sinir bozucu ama Doktor'un seçimlerini etkileyici bir karakter. Doktor'un karısı rolüyle Buse Kara, Efeçınar'a başarılı bir eküri oluyor. Diğer hastalardan birisi olan Mertcan Semerci ise belki de oyunun zirve anında Madelaine'i işkence ederek öldürerek o andan itibaren Marquis'in sonu ve Rahibin yaşayacağı değişimin başlıca mimarlarından olurken, Madelaine'e hiç bir şekilde cinsel bir saldırıda bulunmadığı bilgisi izleyiciye geçerek belki de bu ölümden Marquis'in sorumluluğunu en azından izleyici gözünde aklıyor.

Ve tabi oyunun süprizi güzel noktası, kendini kuş zanneden bir hasta rolüyle karşımıza çıkan, oyunun yönetmeni İlham Yazar. Kendisine hem başrol verip hem de oyunu yöneten, yönetmenlerden farklı olarak küçücük bir rol ile izleyici karşısında. Sürekli sahnede, ama arkaplanda. Belki ülkemiz sinema ve tiyatro kültüründe hiç bir şekilde yeri olmayan cameo kavramının tiyatro adına ilk örneği. Küçücük rol ile bile sahneye çok yakışmış, umarız yönetmenliği kadar oyunculuğunu da izleme fırsatı buluruz. 

Biraz metine de değinmek istiyorum. Metin genel hatlarıyla başarılı fakat yer yer yetersiz. Örneğin Marquis de Sade'nin kim olduğu, düşünceleri hiç bilmeyen birisine başarılı aktarılacak seviyede değil. Marquis'in yazma isteği güzel bir şekilde veriliyor, kalemleri elinden alınınca kendi kanıyla yazması, o da olmayınca dışkısıyla yazması gibi. Fakat bunların sözcüklerle verilmesi o an aynı etkiyi yaratmıyor izleyicide. Marquis de Sade'nin bende yarattığı en büyük şok, yazacak bir şey bulamayınca, çırılçıplak kaldığı hücresinde dışkısıyla duvarlara bir şey yazmasıydı. Bu hem karakterin aykırılığını hem de büyük bir karakter trajedisini aynı anda anlatan çok çarpıcı bir bilgi. Metinde çok hızlı geçiliyor.


Rahip'in dönüşümü çok ani oluyor, Marquis'e daha ılıman ve iyiniyetli yaklaşan Rahip, doktor'un manipülasyonuyla bir katile hatta ölü tecavüzcüsüne dönüşen histerik bir adam oluyor. Rahip'in Marquis'in eserleriyle olan ilişkisi, bunların ne kadar etkisi altında kalıp kalmadığı, bu dönüşüm'de kafalarda soru işareti bırakıyor. 

Doktor'un hikayesi de biraz eksik kalmış. Karısının onu aldatıp mimar ile kaçması yüzünden mi tüm bunları yapıyor yoksa zaten içindeki kişi mi böyleydi ya da farkında olmadan Marquis gibi aykırı düşünen birisi mi oldu bunlar yanıt bulmayan sorular. Karısının mimar ile kaçması oyunda önemli bir şekilde vurgulanıyor, buna binaen bir şekilde travma etkisiyle vahşileştiğini söylemek ne kadar doğru olursa olsun bu dönüşüm çok inandırıcı gelmiyor izleyiciye.

Blog'u takip edenlerin bileceği, bu satırlarda defalarca yazıldığı üzere (Yastıkadam, Mojo) İlham Yazar, ülkemizdeki en yenilikçi, çağdaş rejisörlerin başında geliyor. Bu oyunda da hem kendini tekrarlamadan, hem de farklı bir bakış açısı katarak ortaya çok başarılı bir reji çıkarmış. Sahne yerleşiminde bahsettiğim üzere, karşımızda tek bir sahne yok. Aynı anda birden çok sahne var. Bu birden çok sahnede de ışık geçişi olmadan akan bir oyun var. Bu akıcılık'ta reji başarısı çok büyük. Örneğin Rahip'in Madelaine'in ölüsü ile yaşadığı gerçeküstü sahne muazzam bir reji örneği. Bu oyunda en çok beğendiğim sahne idi.

Oyun ve perde başında tüm oyuncuların alışagelmişin dışında verdikleri poz, selamdaki süpriz, Oyun ekibinde ve tiyatro'da yer alan diğer insanların oyun boyunca taşıdıkları heyecan (sahnede izleyicinin gülmeyeceği ama defalarca prova alınmasından ötürü sadece oradakilerin anlayacağı komik bir şey olduğunda gülme, ki bizim gibi amatör tiyatrolarda çok vardır bu) bu ekibin ve tiyatronun ne kadar samimi, doğal ve işlerini severek yaptıklarını gösteriyor. Sonda bahsettiğim husus çok önemli zira artık ödenekli veya özel tiyatroların bir çoğu soğukluktan geçilmiyor. Burada ise sanki bir üniversite topluluğunda oyun çıkarmanın heyecanı varmışçasına işlerini başarılıyla yapan profesyonellerin olması her şeyden önemli.


Gelelim yazının sonunda eksikliklere, bazı sıkıntılara.

Öncelikli olarak genel prova olmasından ötürü normal karşılanacak kimi replik unutmalar, bir kaç ışık problemi haricinde oyunda problem yoktu. Fakat oyunda kullanılan "öfkeyle kalkan zararla oturur" tarzı bir kaç ifade oyunun o başarılı atmosferine çok aykırı ve hatta yer yer yabancılaştırma görevi görmüş.

Tatbikat Sahnesiyle ilgili de gözlemlediğim bir kaç sıkıntı var. İzleyici girişleri bina dışarısından olması bu oyuna özgü müydü bilmiyorum ama bu sahnenin güzelliğine yakışmamış. İzleyici koltuklarının olduğu bölümdeki akustikle alakalı bir sorun da mevcut olabilir, kimi reaksiyonlar çok ham haliyle bütün sahnede yankılanıyor. Ve pek tabi bilet fiyatları Ankara standartları için çok pahalı. Pek çok özel, ödenekli ve butik tiyatronun olduğu İstanbul'da bu bir rekabet yarışı iken, standartların çok üzerinde başarılı işler yapan Tatbikat Sahnesi ve Ankara'da bu fiyatlar biraz aşırı. Yeni kurulan, gideri çok olan bir yer için şimdilik bu husus görmezden gelinebilse de umarım bilet fiyatları konusunda iyileştirmeye, daha çok öğrenci bileti satmaya, koltuk satın alma ve kombine bilet uygulamalarına umarım devam ederler.

Ankara'daki herkesin görmesi gereken bir Tiyatro, Tatbikat Sahnesi. Sadece Mezarsız Ölüler veya Quills değil ileride yapacakları tüm işlerin güzel olacağı şimdiden belli.

Quills 21-22-23-24 Mayıs tarihlerinde Tatbikat Sahnesinde Sahnelenecek. Daha sonra bir sahneleme olup olmayacağına dair bir bilgim yok. Biletler'i MyBilet üzerinden temin edebilirsiniz.

KÜNYE:

Marquis de Sade ın hikayelerine kulak verin ! Kilisenin, paranın, giyotinlerin ve tüy kalemlerin büyük savaşına şahit olun ! ! Doğanın ve ahlak kurallarının , sade izm in kurucusu Marquis de Sade ın hikayelerinde bir kez daha, en acımasız haliyle yüzleşmeye hazır olun ! Fransız Devrimi nin hemen ardından, Sade ın akıl hastanesi yıllarında geçen Quills sizi, tüy kalemlerin yazdığı ve giyotinlerin susturamadığı hayatlara şahit olmaya çağırıyor ve gerçek sanatçının asıl zor zamanlarda var olabildiği bir kez daha kanıtlanıyor !
Genel Sanat Yönetmeni: Erdal Beşikçioğlu
Yapımcı: Nadir Koçoğlu
Yazan: Doug Wright
Çeviren: Buğra Koçtepe
Yöneten: İlham Yazar
Koreograf: Binnaz Dorkip
Müzik ve düzenleme: Ali Erel
Kostüm: Funda Çebi
Dekor: Tatbikat Sahnesi
Işık: Mustafa Bal
Oyuncular: Durukan Ordu, Zeynep Ekin Öner, Buğra Koçtepe, Mithat Erdemli, Burcu Özberk, Melih Efeçınar, Buse Kara, İlham Yazar, Mertcan Semerci
Not: Oyunla ilgili görseller Tatbikat Sahnesi'nin ve Erdal Ozan Metin'in Twitter üzerinden paylaştıkları resimlerden alınmıştır.